Yok edileni hatırlatmak: Aras Yayıncılık

11 May 2021

Aras Yayıncılık'ın editörlerinden Rober Koptaş’la konuştuk: "Misyonumuz yok edilen şeyi hatırlatmak veya ondan geriye kalanları kurtarmak. Kopmuş bir zincirin halkalarını bir araya getirmeye çalışıyor gibiyiz."

Ercan Kaplan

Birçok medeniyete can suyu taşıyan Araks ya da Aras Nehri... Her kıvrımında suyun bereketini taşıyan, susuz bırakmayan bir nehir. Aras Yayıncılık da aynı adı taşıdığı isimle Ermeni kültür sanat yaşamının bereketini geniş bir sofrada okurlarına sunmaya devam ediyor. Kelimelerin sayfalarla buluşmasından öte, bir iradenin izlerini taşıyan, yok hükmündeki “azınlık” politikalarına karşı bir “çoğulculuk” iradesini sürdürüyor Ermeni tarafında. Ana omurgasını Ermeni kimliğinin oluşturduğu Aras Yayıncılık’ın yeni dönem yayın politikasını, bir çocuk seslenişi olan Hippo Kitap’ı, çeviriye dair zorluklarını ve en önemlisi yayınevini var eden, besleyen okurlarını editörlerinden Rober Koptaş’la konuştuk.

*Ermeni edebiyatı ya da Ermenice eser denilince akla ilk gelen Aras Yayıncılık oluyor. Bir anlamıyla gurur kaynağı diğer yanıyla büyük sorumluluk. Tam anlamıyla bu görevi ifa edebiliyor musunuz, karşılaştığınız temel sorunlar nelerdir? Hem genel okur kitlenizle hem de diasporadaki Ermeni okurlarıyla nasıl bir etkileşim içerisindesiniz?

Ne kadar gurur kaynağı bilmiyorum; aslında biraz da üzüntü kaynağı çünkü bu ülkede, yaşadığımız topraklarda yayıncılık tarihini biraz da olsa biliyorum ve orada ne kadar çok Ermeni yayıncı, yayınevi, matbaa, mürettip, bu işle uğraşan emekçi olduğunu çok iyi biliyorum. Gazetecilik tarihinde de yayıncılık tarihinde de Ermeniler diğer gruplarla birlikte elbette ama öncü rol oynamışlar. Bugün ise gerçekten Aras Yayıncılık bir anlamda tek, hatta Ermenistan dışında diaspora gerçekliğinde de sadece yayınevi olarak faaliyet gösteren ve bunu profesyonel düzeyde yapmaya çalışan tek kurumuz diyebilirim. Ermeni gerçekliğinde kitap basan yerler, dernekler, mecralar diasporada da var. Ama bir yayınevi olarak sadece Ermenilerle ilgili temalar basan yayınevi bulmak zor. Bu tabii ki Türkiye’de yaşanan tarihin bir sonucu, yok edilen bir medeniyetin varlığını da işaret ediyor ama biz de tam bu alanda hareket ediyoruz. Misyonumuz, kuruluş amacımız yok edilen şeyi hatırlatmak veya ondan geriye kalandan ne kurtarılabilir, ne inşa edilebilir bunun üzerinden gibi bir arayışın sonucu. Dolayısıyla bahsettiğiniz sorumluluk gerçekten bizim için geçerli. Bu sorumluluğu da nitelikli işler çıkararak, kaliteli kitaplar basarak editoryal sürece titizlenerek ve mümkün mertebe çalışkan, üretken olmaya çalışarak yerine getirmeye çalışıyoruz. Türkiye’deki okur kitlemiz önce tabii ki bir anlamda yaklaşık 50-60 bin kişi kalmış olan “resmi” Ermeni cemaati. İstanbul çoğunluklu yaşayan Ermeni kilisesiyle okuluyla içli dışlı bir cemaat hayatının içinde sıkı bağlarla örülü bir topluluk ama sonuçta çok az bir kitle ve geniş toplumun, büyük toplumun okumama alışkanlığından diyeyim o da muzdarip. Orada da aslında çok geniş bir kitleye hitap ettiğimiz maalesef söylenemez. Bunun dışında da Türkiyeli, Türk, Kürt başka topluluklardan bu tip konulara ilgi duyan demokrat, solcu, sosyalist, özgürlükçü, liberal, liberter kitle biraz politize olmuş ve alternatif bir tarihi ya da farklı edebi yolları keşfetmek isteyen, onlarla temas etmek isteyen insanlar birincil hedef kitlemiz ve onlarla da zaten daha yoğun bir şekilde içli dışlıyız. Gün geliyor Fransa’dan, gün geliyor Kanada’dan, Lübnan’dan, Amerika’dan tabii ki okurlar bize ulaşıyorlar, kitaplarımızı satın almak istiyorlar. Özellikle Amerika’da Los Angeles’a kitaplarımızı ulaştırıyoruz. Ermenistan’da bir kitabevine ulaştırıyoruz. Oralarda kitaplarımız ulaşılabilir oluyor.

*Yakın zamanda Karabağ’da (Artsakh) bir savaş oldu. Kafkasya’daki savaş rüzgârı buralara kadar estirildi. Yayınevinden ziyade bir Ermeni birey olarak yaşamanın bu süreçte daha zorlaştığını, Ermeni hayatına ürkekliğin, tedirginliğin iliştiğini düşünüyor musunuz?

Kişisel olarak şunu söyleyebilirim: Ben yazıp çizmeye başladığımdan beri Aras Yayıncılık beni yetiştirdi diyebilirim. Hrant Abi’nin sağlığında Agos’a destek vermeye başlamıştım. O öldürüldükten sonra Agos’a daha çok mesai verdim. Bir noktada da gazetenin yayın yönetmeni oldum. Özellikle yayın yönetmeni olma sürecinde Hrant Abi de öldürüldükten sonra kişisel olarak verdiğim bir karar var. Yani ben kişisel olarak korkabilirim yazıp çizdiğim şeylerden ama başıma gelebileceklerden korkmam ne yazacağımı, doğruyu nasıl ifade edeceğimi çok değiştirmeyecek yani ben korksam da bu meselenin üstüne gideceğim, bunun taşıyıcılığını yapacağım. Bu sorumluluğunu kendimde üstlendim ve o korkuyu kendime yasak etmedim ama korkunun benim üzerindeki etkisini bir anlamda kontrol etmeye çalıştım. Ama bu süreç gerçekten de çok zorlu oldu çünkü ilginç bir şekilde şu anlamda da hazırlıksız yakalandım. Karabağ’daki bir savaşın beni bu kadar içine çekeceğini, etkileyeceğini duygusal olarak, ruhsal olarak bu kadar yakından hissedeceğimi bilmiyordum. Bu savaş bir şekilde belki de soykırımın kurbanı bir halk olmaktan dolayı mı bilmiyorum ama yok edilme korkusunu canlandırıyor. Bence dünyadaki tüm Ermeniler üzerinde ve o anlamda zorlu hali geliştirdi.

*Sayın Hovsep Hayreni’nin Ragıp Zarakolu’dan aktardığı “Ermenilerin yakın çok yakın zamana ilişkin kaynaklarına girildiği zaman biz adeta modern bir tarihte arkeolojik çalışma yapmış gibi bir durumla karşılaşıyoruz” cümlesinden yola çıkarsak Aras Yayıncılık bu modern tarihte nasıl bir metotla arkeolojik kazı yapıyor?

Doğru aslında Hayreni’nin söylediği. Yani ne yaparsak yapalım esasen kopmuş bir zincirin halkalarını bir araya getirmeye çalışıyor gibiyiz. Yaşayan yazarımız, en çok okunan ve çok sevilen yazarımız Mıgırdiç Margosyan da aslında bunu yapıyor. Kendi çocukluğunun arkeolojisini çıkarmaya çalışıyor. Yine yakın tarih diyebileceğim Hagop Mıntzuri basacağımız zaman da Krikor Zohrab basacağımız zaman da kadın yazarların eserlerini incelemeye basacağımız zaman da önce kendimizin öğrendiği bir süreçten geçiyoruz. O soykırım ve sonrasında kopan halkalar, koparılan bilgi ağı, kuşaktan kuşağa aktarımın engellenmiş olması, okullardaki eğitimin o anlamda felç edilmiş olması -Ermeni okulları bile olsalar- bizim o kültürün içine doğmamamız, o kültürün kendi doğal yatağında akmaması anlamına geldi. Dolayısıyla bugün ona dair bir şey yapmak istediğinizde de önce ne vardı diye bakmak zorundasınız sonra da onun içine girmek ve onun etrafında bir kazıyı yapmak zorundasınız.

Geriye bırakılan çok zengindi ama onun etrafında o arkeolojik kazıyı yapabilecek, o çalışmayı yapacak insan çok azlar artık. Yani o zengin tarihi olsun arkeolojik çalışmayla olsun başka türlü çalışmalarla bugüne taşıyacak, onu devam ettirecek, onu bugünün koşullarına açıp ulaşılabilir kılacak insan çok az. Ermeniceyi çok iyi bileceksiniz, o kültürü iyi bileceksiniz, bunu araştıracak ve bulacak ortamınız olacak.

*Sarkis Hatspanian’dan aktarırsak 1915 Ermeni Soykırımı’ndan kurtulanların maddi değerlerini geride bırakarak kendileriyle birlikte kurtardıkları kitaplarını Erivan’daki Matenadaran Müzesi’ne bağışlayarak 50 bin eserin bir araya getirilmesinden bahsetmişti. Bu geniş külliyattan yararlanmayı düşündünüz mü?

Tam sayıyı bilemem ama şu bir gerçek: Matenadaran bir el yazmaları müzesi. Yani baskı kitapların toplandığı bir yer değil. Ermenistan’a Anadolu Ermeni topluluklarının okullarındaki, kiliselerindeki daha değerli diyebileceğimiz kitaplar mümkün mertebe kurtarılıp taşınmaya çalışıldı. 1915’te de bu bilinç vardı. Ama tabii geride ne tür o anlamda değerler bırakıldığını tahmin edebilirsiniz. İnsanlar önce canlarını kurtarmanın derdindeydi. Gerek maddi şeyler, halı gibi kilisenin değerli malzemeleri gibi kandiller ya da başka türlü şeyler korunup götürülmeye çalışıldı. Kitaplar da aynı şekilde. Kişisel arşivler, fonlar, kitaplar da mümkün mertebe taşınabildiği ölçüde taşındı. Bu anlamda Ermenistan’da önemli birikim var. Sadece Matenadaran’da değil, başka kitabevinde ya da kurumlarda da hâlâ bugün bile Türkiye’de de diasporada da yaşadığımız topraklarda ne olacağını bilmemekten kaynaklı bazı değerli şeyleri Ermenistan’daki fonlara, kitaplıklara, kütüphanelere, enstitülere bağışlama geleneği var. Değerli şeylerin burada tutmanın riskli olduğu bilgisi bizlerde var. Biz kendi arşivimizi burada tutuyoruz tabii ki kurum olarak ama bazen insanlar Ermenistan’a bağış yapabiliyorlar.

*Biraz da edebiyata dönersek okurlarınıza Ermenice ya da Ermeni edebiyatı zevkini tattırmaya devam ediyorsunuz. Zabel Yesayan, Garbis Cancikyan, Zahrad, Zaven Biberyan, Rober Haddeciyan vb. değerli kalemleri yayımladınız. Yeni dönemde nasıl bir liste var elinizde, hangi dizin daha ağırlıkta olacak?

Biz mümkün mertebe yelpazeyi geniş tutmaya çalışıyoruz. Aras bir anlamda dar bir noktaya dair yayın yapıyor. Ermeni kültürü ve edebiyatına dair yayın yapıyorsunuz, dünyada yapılabilecek çok türlü yayıncılık türleri var ve siz aslında bir toplum bir halkın edebiyatının ve kültürünün taşıyıcısı anlamında sınırlandırmışsınız kendinizi. Ama şöyle bakıyoruz: Bu halk aynı zamanda yemek de yiyor, bu halk müzik de yapıyor, bu halk her türlü şeyle ilgileniyor dolayısıyla biz orada bunun içinde olan bunu kapsayan her türlü kitabı yayımlayabiliriz diye bakıyoruz. Bunu da farklı kesimlerle buluşmanın yolu olarak da kullanıyoruz. Yemek kitapları ile başka bir kitleye hitap ediyoruz, tarih kitaplarıyla başka, edebiyatla başka bunda çok büyük bir değişiklik olacağını zannetmiyorum. Böyle devam edeceğiz, planlarımız o yönde. Ama edebiyat tabii ki her zaman Aras’ın omurgası diyebileceğimiz bir çizgide. Çünkü bir Ermeni yazarla bir Ermeni edebiyatçıyla tanışmak bence Türkiye’de özellikle bilmedikleri, komşu olduğumuz halde yan yana yaşadığımız halde bilmedikleri bir yazarla ve onun türlü duygularıyla bir halkın türlü halleriyle tanışmak anlamına geliyor ve bir keşif duygusu veriyor bence okura.

*Bir çocuk soluğundan, Hippo Kitap’tan konuşacak olursak son dönem yayımcılık mecrasında üzerinde durulan, kafa yorulan bir dizin artık çocuk dizisi. Çocuklar, geleneksel bir tabir olan “Eti senin, kemiği benim” gibi üstenci yaklaşıma maruz kaldı ya da bir tür denek taşı misali yanlış bilinç işlendi çocuklara. Bu anlamda Hippo’nun bir panzehri var mı? Ve bunun yanında verdiğiniz kimi demeçlerde Hippo Kitap’a dair “didaktik olmayan” ibaresini kullanmıştınız, didaktik olmayanın yerine neyi koyacak Hippo Kitap?

Çocuğu bir proje olarak görmeyen insanların bir araya gelip üretmeye çalıştığı bir şey Hippo’nun kitapları yani çocuğu gelecekte şu ya da bu olsun diye değil, çocuğa şu anda bugün olduğu şekliyle değer veren ve onu olduğu gibi bir birey olarak kabul eden bir yaklaşımı geliştirmeye çalışıyor. Burada da yalnız değiliz yani başka yayınevleri de böyle yaklaşıyorlar. Pedagojik olarak bugünün doğrusunun da bu olduğunu biliyoruz. Esasen biz orada çocuklara iyi edebiyat sunmaya çalışıyoruz. Yani güzel kitap, iyi edebiyat, güzel hikâye, güzel çizgi. Bunu zaten onların gelişimine çok büyük faydası olacağını düşünüyorum. Biz bir şey biliyoruz ve onlara bunu öğretmek istiyoruz gibi bir şey yok. Biz de bilmiyoruz, onlardan fazlasıyla bildiğimiz bir şey yok belki onlardan eksiğimiz vardır, kaybettiğimiz şeyler vardır. Sevdiğimiz iyi olduğuna, nitelikli olduğuna inandığımız eserleri onlarla buluşturmaya çalışıyoruz, özü bu. Burada tabii hareket noktamız Ermenice kitapların yokluğuydu. Bugünün pedagojik anlayışıyla yazılmış kaliteli Ermenice çocuk kitabı üretilmiyordu. Çok uzun yıllardır üretilmiyor ve bütün dünyada bunun eksikliği var. Biz de İstanbul’da bunun eksikliğini yaşıyoruz. Dolayısıyla ilk baskıda güzel Ermenice çocuk kitapları üretelim de çocuklar anadillerinden kopmasınlar. Hemen daha doğar doğmaz Türkçe kitaba başka dillerdeki kitaplara gitmesinler, Ermenice'yle de o edebiyatı o dili yaşayabilsinler, diyebilsinler ve kullanabilsinler. Ermenicenin kaybolmasına karşın direnç noktası olarak bunu düşündük ama bunu yaparken de o emeği o dünyadaki güzel örnekleri Ermenice'yle buluştururken bu emeği verirken, bunun Türkçesini de yapalım belki oradan da farklı bir kitleye ulaşma şansımız olur diye düşünerek yaptık. Didaktik olmama anlayışı bu panzehir de bu.

*Kürtçe yasaklı, Ermenice ise risk grubunda diyebiliriz. Aras Yayıncılık; Mıgırdiç Margosyan’ın ilk öykü kitabı “Gavur Mahallesi”ni Türkçe, Ermenice, Kürtçe yayımlamıştı. Dil kardeşliği açısından bu tarz Kürtçe bir çalışmayı yayımlamayı düşünüyor musunuz?

Biz bütün dillerin, bütün kültürlerin eşit saygıyı hak ettiğini ve kutsal değil de aziz olduğunu düşünüyoruz. Yani yaklaşımımız bu ve bizim dilimiz olan örneğin Ermenice ama aynı zamanda Türkçe de bizim dilimiz, Kürtçe de bizim dilimiz diye bakıyoruz. Bunları birbirinden ayırmıyoruz, tabii ki biz Ermeni kültürünün içinden doğduğumuz için özellikle orada baskılar olduğu için onun yaşaması için daha çok mücadele ediyoruz ama bildiğimiz bu olduğu için. Yoksa Kürtçe üzerindeki baskılar da başka dillerin üzerindeki baskılar da bizim mücadele edeceğimiz ve o mücadelenin her zaman yanında olmak isteyeceğimiz bir şey. Kürtçe'nin yaşaması Türkiye’de başka dillerin de yaşaması, yaşayabilmesi için güç bulması anlamına geliyor. Ve en azından bir adaletsizliğin ortadan kalkması anlamına geliyor. Biz bu konuda duyarlıyız,  elimizden geleni mümkün mertebe bazen sembolik jestlerle bazen işle ortaya koymak isteriz her zaman.


Etiketler : ermeni, Ercan kaplan, kültür,