Türkiye kadın hareketi ve milliyetçilik-Sebahat Tuncel

14 Kas 2019

Mor Kalem

Irkçılık, cinsiyetçilik ve milliyetçilik üzerine yapılan birçok çalışma var. Bu çalışmalardan birisi de 19. yüzyılın sonlarında kölelik karşıtı hareket ve feminist kadın hareketi, işçi ve komünist kadınların mücadalesinde yan yana gelebildikleri veya kadın hareketinin mücadelesini ortaklaşmayı engelleyen nedenleri kendi deneyimlerinden ele alan Angela Y. Davis’in “Kadınlar, Irk ve Sınıf” kitabıdır. Kitapta, ırkçılık karşıtı siyah özgürleşme mücadeleleri bağlamında, oy hakkı mücadelesinden, işçi kadınların mücadelesine, doğum kontrolü, kürtaj ve üreme hakkı mücadelesinden, kadın kulüplerine kadar çok geniş bir çerçevede ABD feminist hareketinin eleştirel ve karşılaştırmalı analizini yapmaktadır. Beyaz feminist ve kölelik karşıtı hareketin sınıfsal ve ırkçı çelişkilerini anlatırken, ırkçılığın nasıl beyaz feminist hareketin içine sızdığını pratik deneyimler üzerinden değerlendiriyor. Feminist hareket içindeki öncü bireylerin köleliğe karşı mücadelede önemli sorumluluk üstlenseler de zamanla kadın özgürlüğünü önceleyen oy hakkı mücadelesinin, siyah kadınların mücadelesi ile nasıl bir mesafe açtığını feminist hareketin o dönemki öncülerinin pratiklerinden analiz etmektedir.

Öncü kadınlar

Kölelik kalksa da siyahlara yönelik ırkçı yaklaşımların devam ettirildiği gerçeğinin altını çizen Davis, o dönem mücadelede öncü kadınların, siyahlara özgürlük ile kadınlara özgürlük mücadelesinin birbirinden ayrılmaz olduğunun bilincinde olan kadınların da varlığına ve mücadelesinin önemine de dikkati çekiyor.

Bu tartışmaların benzerleri günümüzde Türkiye kadın hareketi ve Kürt özgür kadın hareketi arasında da sürüp gitmektedir. Kürt özgür kadın hareketi ile sürekli dayanışma içinde olan ve birçok işi ortak yapan bazı feminist gruplar, sosyalist feminist ve sosyalist hareket dışında kalan daha geniş bir kadın hareketi Kürt sorununu, Kürt halkının eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış taleplerini görmezden gelmektedir. Kürt kadınlarına yönelik üstünlükçü, egemen yaklaşım, kadın hareketinin ortaklaşmasını da engellemektedir. Kadınların sorunlarını konuşmak üzere bir araya gelinen her toplantı, konferans ve çalışmada Kürt kadınları ile beyaz Türk kadınları arasında yaşanan gerilim çok net görülebilir. Kürt kadınları bir yandan Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesi ve özgürleşmesi mücadelesini yürütürken diğer yandan da kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesini yürütmektedir. Davis’in dile getirdiği gibi “Hiçbir zaman bir mücadelenin diğerinden daha önemli olduğunda ısrar eden ideolojik tuzaklara düşmeyerek ve iki dava arasındaki ilişkinin diyalektik doğasını” anlatmaya çalışmaktadır.

Kürt kadınların mücadelesi

1851’de Akron Ohio’daki kadın kongresinde, Sojourner Truth’un yaptığı konuşmada sorduğu “ben kadın değil miyim?” sorusunun 19.yy kadın hareketinin en çok alıntı yaptığı slogan olduğunu, bu haykırışın aynı zamanda kadın hareketi içindeki ırkçı yaklaşımlara da bir tepkinin yansıması olarak ortaya çıktığını anlatıyor Davis. Bu soru aslında bugün de değerini korumaktadır. Kürt kadınları bir yandan kimliklerinden kaynaklı yaşadıkları baskı, zor ve zulüm politikalarına karşı direnirken, mücadele ederken, diğer yandan kimliğinden kaynaklı erkek egemen patriyarkal kapitalist düzene karşı mücadele etmektedir. Bu mücadeleyi yürütürken, Türkiye, Ortadoğu ve dünya kadın hareketleri ile ortak mücadele zeminleri yaratmak için çaba harcamaktadır. Türkiye’de kadınların karşılaştığı, her türlü ayrımcılık, şiddet, taciz, tecavüz, kadın katliamlarına karşı dönem dönem ortak işler yapılsa da Kürt sorununun demokratik ve barış çözümü, savaşın ve çalışmanın son bulması için yan yana gelişler ne yazık ki çok cılız kalmaktadır.

Sorunların çözümü

Türkiye kadın hareketi, Türkiye’de yaşayan farklı haklardan kadınların yaşadıkları siyasal, toplumsal, ekonomik sorunlarla ne kadar ilgilenmektedir? Örneğin Ortadoğu’da yaşanan savaş nedeniyle Kürt, Arap, Ezidi, Ermeni kadınların yaşadığı sorunların çözümü için Kürt kadınlara, Suriyeli veya başka ülkelerden gelen göçmen kadınlara yönelik ayrımcı, ırkçı, cinsiyetçi politikalara karşı nasıl bir dayanışma ve mücadele yürütülmektedir? Nasıl bir barış mücadelesi yürütülüyor? Savaşın yoksulluk, şiddet, taciz, tecavüz, zorunlu göç, yaşam hakkının elinden alınması olarak değerlendirilip savaş politikalarına karşı çıkmadığı sürece, Türkiye kadın hareketi ne yazık ki yaşananlara ortak olmaktan kendisini kurtaramayacaktır. Davis, ırkçılığın yükseldiği ve siyahların hakları ile hayatlarının tehlikede olduğu bir dönemde feminist kadın hareketi içinde “amaca uygunluk” gerekçesiyle yaşananlara sessiz kalınmasını sufrajet hareketi içindeki öncü kadınların, siyahların yaşadıkları, baskı ve şiddete “tarafsız” kalmalarının hareket içindeki ırkçılık eğiliminin güçlenmesi ile birlikte binlerce siyahın linç edilmesine ve kitle halinde öldürülmesinin tarafsız bir mesele olarak görülmesi anlamı çıktığını yazıyor. Aslında bugün Türkiye’de Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü engelleyen, Kürt halkının iradesinin gasp edilmesine, halk üzerindeki devletin baskı ve zülüm politikalarına ses çıkarmayan bir kadın hareketi, yaşanan süreçteki sorumluluğundan kaçamayacaktır. Davis “bir yandan insan hakları ve siyasi eşitliğe inandığını iddia edip aynı zamanda derneğinin üyelerinin ırkçılık konusunda sessiz kalıp kalmalarını nasıl tavsiye edebiliyordu?” diye soruyor. Gerçekten bu mümkün mü? İnsan hak ve özgürlükleri demokrasi, eşitlik, özgürlük ve adalet herkes için mi yoksa belli bir bir grup için mi geçerli? Türkiye kadın hareketi bu sorulara günümüz koşullarında yeniden cevap vermek zorundadır. Kadın dayanışması ve kadınların eşitlik, özgürlük mücadelesini yeniden ele almak ve farklı etnik inanç kimliğinden kadınları, işçi ve işsiz kadınları da kapsayacak geniş bir mücadele hattı oluşturmak hem Kürt kadın hareketinin hem de Türkiye kadın hareketlerinin sorumluluğundadır.

Oy hakkı mücadelesi

Kadınlara oy hakkı hareketinin öncülüğünü yürüten feminist hareketin sınıf hareketi ile de mesafeli olduğuna dikkat çekiliyor kitapta. Feminist hareketin öncülük ettiği sufrajet harekette işçi kadınların ortak bir oy hakkı mücadelesi dayanışmasının da neden gelişmediğini de pratikler üzerinden anlatıyor. Davis, “Emekçi kadınlar, kendi mücadelelerinin oy hakkı talep etmeyi gerektiren özel sebeplerin yarattığı 20. yüzyılın başına kadar sufrajet bayrağını taşımadı” belirlemesini yapıyor. Sanayi devriminin ABD’de toplumun köklü bir değişimden geçmesine yol açtığını, 1830’larda beyaz kadınlarla işçi kadınların aktif bir şekilde kölelik karşıtı bir harekette yer almasının, siyahlara özgürlük için yerleşik mücadeleyle kadın hakları için yeni başlayan savaş sırasında güçlü bir ittifak kurabileceğinin sembolü olduğunun altını çiziyor. Oy hakkı mücadelesi, işçi sınıfı kadınların devam eden sınıf mücadelesini yükseltecek önemli bir mücadele alanı olmaya başlıyor. Bu durum oy hakkı mücadelesinde sosyalist hareketin etkisinin artmasını da beraberinde getiriyor.

Çelişkiler

Türkiye’deki sınıf mücadelesi içinde kadınların durumu özenle tartışmayı gerekli kılıyor bence. Türkiye’de işçi sınıfı içerisinde çok az öncü kadın görebiliyoruz. Yine işçi sınıfının kendisini Türkiye’de yaşanan siyasal, toplumsal sorunların dışında görmesi, milyonlarca Kürt işçinin varlığına rağmen, Kürt sorununu gündemine almayarak, sadece alacağı ücret ve işçinin yaşam koşulları ile sınırlandırması, mücadelenin etki alanını da zayıflatıyor. “İşçilerin arasında her kesimden insan var” denilerek işçi sınıfının mücadele esaslarının netleştirilememesinin “sınıfın öncüleri” tarafından “tarafsızlık” yaklaşımları “işçi sınıfı” içindeki ırkçı, cinsiyetçi ve milliyetçi yaklaşımların gelişmesine ve iktidar politikalarının sürekli destekçisi haline getirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Neoliberal, kapitalist politikaların saldırısına maruz kalan, esnek, güvencesiz, örgütsüz, emeğinin hakkını alamayan işçi kitlelerinin, işçi kadınların yeni bir perspektifle mücadele örgütlenmesi gerekmektedir. İşçiler içinde yaşadıkları sürecin farkında olarak, emek mücadelesi ile demokrasi, eşitlik, özgürlük ve barış mücadelesini birlikte yürütemedikleri sürece mevcut durumun değişme şansı yoktur.

Sonuç olarak Angela Y. Davis’in kitabı sadece düne dair tarihsel bir deneyim ve perspektif içermiyor. Deneyimler ışığında bugüne bakmak ve günümüzde yaşanan ırkçılıkla, cinsiyetçilikle nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin de ip uçlarını veriyor.

Konuk Yazar

Özel

Türkiye kadın hareketi ve milliyetçilik-Sebahat Tuncel

14 Kas 2019

Mor Kalem

Irkçılık, cinsiyetçilik ve milliyetçilik üzerine yapılan birçok çalışma var. Bu çalışmalardan birisi de 19. yüzyılın sonlarında kölelik karşıtı hareket ve feminist kadın hareketi, işçi ve komünist kadınların mücadalesinde yan yana gelebildikleri veya kadın hareketinin mücadelesini ortaklaşmayı engelleyen nedenleri kendi deneyimlerinden ele alan Angela Y. Davis’in “Kadınlar, Irk ve Sınıf” kitabıdır. Kitapta, ırkçılık karşıtı siyah özgürleşme mücadeleleri bağlamında, oy hakkı mücadelesinden, işçi kadınların mücadelesine, doğum kontrolü, kürtaj ve üreme hakkı mücadelesinden, kadın kulüplerine kadar çok geniş bir çerçevede ABD feminist hareketinin eleştirel ve karşılaştırmalı analizini yapmaktadır. Beyaz feminist ve kölelik karşıtı hareketin sınıfsal ve ırkçı çelişkilerini anlatırken, ırkçılığın nasıl beyaz feminist hareketin içine sızdığını pratik deneyimler üzerinden değerlendiriyor. Feminist hareket içindeki öncü bireylerin köleliğe karşı mücadelede önemli sorumluluk üstlenseler de zamanla kadın özgürlüğünü önceleyen oy hakkı mücadelesinin, siyah kadınların mücadelesi ile nasıl bir mesafe açtığını feminist hareketin o dönemki öncülerinin pratiklerinden analiz etmektedir.

Öncü kadınlar

Kölelik kalksa da siyahlara yönelik ırkçı yaklaşımların devam ettirildiği gerçeğinin altını çizen Davis, o dönem mücadelede öncü kadınların, siyahlara özgürlük ile kadınlara özgürlük mücadelesinin birbirinden ayrılmaz olduğunun bilincinde olan kadınların da varlığına ve mücadelesinin önemine de dikkati çekiyor.

Bu tartışmaların benzerleri günümüzde Türkiye kadın hareketi ve Kürt özgür kadın hareketi arasında da sürüp gitmektedir. Kürt özgür kadın hareketi ile sürekli dayanışma içinde olan ve birçok işi ortak yapan bazı feminist gruplar, sosyalist feminist ve sosyalist hareket dışında kalan daha geniş bir kadın hareketi Kürt sorununu, Kürt halkının eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış taleplerini görmezden gelmektedir. Kürt kadınlarına yönelik üstünlükçü, egemen yaklaşım, kadın hareketinin ortaklaşmasını da engellemektedir. Kadınların sorunlarını konuşmak üzere bir araya gelinen her toplantı, konferans ve çalışmada Kürt kadınları ile beyaz Türk kadınları arasında yaşanan gerilim çok net görülebilir. Kürt kadınları bir yandan Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesi ve özgürleşmesi mücadelesini yürütürken diğer yandan da kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesini yürütmektedir. Davis’in dile getirdiği gibi “Hiçbir zaman bir mücadelenin diğerinden daha önemli olduğunda ısrar eden ideolojik tuzaklara düşmeyerek ve iki dava arasındaki ilişkinin diyalektik doğasını” anlatmaya çalışmaktadır.

Kürt kadınların mücadelesi

1851’de Akron Ohio’daki kadın kongresinde, Sojourner Truth’un yaptığı konuşmada sorduğu “ben kadın değil miyim?” sorusunun 19.yy kadın hareketinin en çok alıntı yaptığı slogan olduğunu, bu haykırışın aynı zamanda kadın hareketi içindeki ırkçı yaklaşımlara da bir tepkinin yansıması olarak ortaya çıktığını anlatıyor Davis. Bu soru aslında bugün de değerini korumaktadır. Kürt kadınları bir yandan kimliklerinden kaynaklı yaşadıkları baskı, zor ve zulüm politikalarına karşı direnirken, mücadele ederken, diğer yandan kimliğinden kaynaklı erkek egemen patriyarkal kapitalist düzene karşı mücadele etmektedir. Bu mücadeleyi yürütürken, Türkiye, Ortadoğu ve dünya kadın hareketleri ile ortak mücadele zeminleri yaratmak için çaba harcamaktadır. Türkiye’de kadınların karşılaştığı, her türlü ayrımcılık, şiddet, taciz, tecavüz, kadın katliamlarına karşı dönem dönem ortak işler yapılsa da Kürt sorununun demokratik ve barış çözümü, savaşın ve çalışmanın son bulması için yan yana gelişler ne yazık ki çok cılız kalmaktadır.

Sorunların çözümü

Türkiye kadın hareketi, Türkiye’de yaşayan farklı haklardan kadınların yaşadıkları siyasal, toplumsal, ekonomik sorunlarla ne kadar ilgilenmektedir? Örneğin Ortadoğu’da yaşanan savaş nedeniyle Kürt, Arap, Ezidi, Ermeni kadınların yaşadığı sorunların çözümü için Kürt kadınlara, Suriyeli veya başka ülkelerden gelen göçmen kadınlara yönelik ayrımcı, ırkçı, cinsiyetçi politikalara karşı nasıl bir dayanışma ve mücadele yürütülmektedir? Nasıl bir barış mücadelesi yürütülüyor? Savaşın yoksulluk, şiddet, taciz, tecavüz, zorunlu göç, yaşam hakkının elinden alınması olarak değerlendirilip savaş politikalarına karşı çıkmadığı sürece, Türkiye kadın hareketi ne yazık ki yaşananlara ortak olmaktan kendisini kurtaramayacaktır. Davis, ırkçılığın yükseldiği ve siyahların hakları ile hayatlarının tehlikede olduğu bir dönemde feminist kadın hareketi içinde “amaca uygunluk” gerekçesiyle yaşananlara sessiz kalınmasını sufrajet hareketi içindeki öncü kadınların, siyahların yaşadıkları, baskı ve şiddete “tarafsız” kalmalarının hareket içindeki ırkçılık eğiliminin güçlenmesi ile birlikte binlerce siyahın linç edilmesine ve kitle halinde öldürülmesinin tarafsız bir mesele olarak görülmesi anlamı çıktığını yazıyor. Aslında bugün Türkiye’de Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü engelleyen, Kürt halkının iradesinin gasp edilmesine, halk üzerindeki devletin baskı ve zülüm politikalarına ses çıkarmayan bir kadın hareketi, yaşanan süreçteki sorumluluğundan kaçamayacaktır. Davis “bir yandan insan hakları ve siyasi eşitliğe inandığını iddia edip aynı zamanda derneğinin üyelerinin ırkçılık konusunda sessiz kalıp kalmalarını nasıl tavsiye edebiliyordu?” diye soruyor. Gerçekten bu mümkün mü? İnsan hak ve özgürlükleri demokrasi, eşitlik, özgürlük ve adalet herkes için mi yoksa belli bir bir grup için mi geçerli? Türkiye kadın hareketi bu sorulara günümüz koşullarında yeniden cevap vermek zorundadır. Kadın dayanışması ve kadınların eşitlik, özgürlük mücadelesini yeniden ele almak ve farklı etnik inanç kimliğinden kadınları, işçi ve işsiz kadınları da kapsayacak geniş bir mücadele hattı oluşturmak hem Kürt kadın hareketinin hem de Türkiye kadın hareketlerinin sorumluluğundadır.

Oy hakkı mücadelesi

Kadınlara oy hakkı hareketinin öncülüğünü yürüten feminist hareketin sınıf hareketi ile de mesafeli olduğuna dikkat çekiliyor kitapta. Feminist hareketin öncülük ettiği sufrajet harekette işçi kadınların ortak bir oy hakkı mücadelesi dayanışmasının da neden gelişmediğini de pratikler üzerinden anlatıyor. Davis, “Emekçi kadınlar, kendi mücadelelerinin oy hakkı talep etmeyi gerektiren özel sebeplerin yarattığı 20. yüzyılın başına kadar sufrajet bayrağını taşımadı” belirlemesini yapıyor. Sanayi devriminin ABD’de toplumun köklü bir değişimden geçmesine yol açtığını, 1830’larda beyaz kadınlarla işçi kadınların aktif bir şekilde kölelik karşıtı bir harekette yer almasının, siyahlara özgürlük için yerleşik mücadeleyle kadın hakları için yeni başlayan savaş sırasında güçlü bir ittifak kurabileceğinin sembolü olduğunun altını çiziyor. Oy hakkı mücadelesi, işçi sınıfı kadınların devam eden sınıf mücadelesini yükseltecek önemli bir mücadele alanı olmaya başlıyor. Bu durum oy hakkı mücadelesinde sosyalist hareketin etkisinin artmasını da beraberinde getiriyor.

Çelişkiler

Türkiye’deki sınıf mücadelesi içinde kadınların durumu özenle tartışmayı gerekli kılıyor bence. Türkiye’de işçi sınıfı içerisinde çok az öncü kadın görebiliyoruz. Yine işçi sınıfının kendisini Türkiye’de yaşanan siyasal, toplumsal sorunların dışında görmesi, milyonlarca Kürt işçinin varlığına rağmen, Kürt sorununu gündemine almayarak, sadece alacağı ücret ve işçinin yaşam koşulları ile sınırlandırması, mücadelenin etki alanını da zayıflatıyor. “İşçilerin arasında her kesimden insan var” denilerek işçi sınıfının mücadele esaslarının netleştirilememesinin “sınıfın öncüleri” tarafından “tarafsızlık” yaklaşımları “işçi sınıfı” içindeki ırkçı, cinsiyetçi ve milliyetçi yaklaşımların gelişmesine ve iktidar politikalarının sürekli destekçisi haline getirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Neoliberal, kapitalist politikaların saldırısına maruz kalan, esnek, güvencesiz, örgütsüz, emeğinin hakkını alamayan işçi kitlelerinin, işçi kadınların yeni bir perspektifle mücadele örgütlenmesi gerekmektedir. İşçiler içinde yaşadıkları sürecin farkında olarak, emek mücadelesi ile demokrasi, eşitlik, özgürlük ve barış mücadelesini birlikte yürütemedikleri sürece mevcut durumun değişme şansı yoktur.

Sonuç olarak Angela Y. Davis’in kitabı sadece düne dair tarihsel bir deneyim ve perspektif içermiyor. Deneyimler ışığında bugüne bakmak ve günümüzde yaşanan ırkçılıkla, cinsiyetçilikle nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin de ip uçlarını veriyor.


Etiketler :