Tanrı ceviz verir ancak kırmaz!

02 May 2021

Hatırlarım bir Kürt anasına, Türk bir genç şöyle demişti: 'Siz o kadar cahil, o kadar cahilsiniz ki hiçbir şey bilmiyorsunuz.' Ana, gence dönüp şöyle der: 'Öyledir kızım biz o kadar cahil, o kadar cahiliz ki en cahilimiz bile iki dil bilir'
 

Feride Caferi



Ölüm bir ötekinin nesnel bilgisi olarak karşımıza çıkarken, maneviyatını güncellediğimiz takdirde sosyolojik olarak ölümün olmadığını varsayabiliriz. Yaşama dokunan her bir canlının ruhsal yerleşkemize değmesi ve orada gezinmesi anlamsal olduğu kadar yapısal izler de bırakmıştır. İnsan ruhunun kendisi tanrı mabedinde, tanrı ile  buluşmayı gerçekleştirebilecek ve onda yok olabilecek maharete sahip olduğunu birçok antropolojik, mitoljik ve sosyolojik kaynaklar doğrulamaktadır. Bu anlamda tanrının kendisi "ben bir sır idim, keşfedilmeyi bekliyorum" derken insanlığı bir arayışa sürüklediği gibi bu serüvenin ezel-ebed olayına da bir gönderme yapmaktadır. Zira sır çözmek kendini bulmak ve anlamaksa, bu serüvenin sonsuzluğu ölümü sadece fiziksel mesafede tutarak, ruhsal mesafeyi kapatmış ve yola devam etmiştir. Nasıl ki aşkın olan tanrı, varlığın en yüksek yokluğunda konumlanıp insanlığın içinde yaşarken yokluğunu ortadan kaldırmışsa, ölüm denilen olgunun da sosyolojik anlamda ortadan kalktığını söyleyebiliriz.

 

Yaşama iz bırakmak

Zamanın tüm vakitlerine değen bir kişinin anlam üretmesi iyi, güzel ve doğru olanla yaşaması ve en nihayetinde insan olma evresini toplumsallığıyla gerçekleştirdiğini varsaydığımız takdirde, ölüm dediğimiz o karanlık mesafe, mensup olduğu toplumsallığın meşalesi ile her daim aydınlatılacaktır. Ölme korkusu içerisinde devinim geçiren bir insanın yaşam çırpınışları bireysel felaketler doğurduğu gibi her türden bencilliğe de kapı araladığını söylemek mümkün hale gelmiştir. Tarih iki karanlık arasında sıyrılan kıvılcımlarla yaşama iz bırakırken onun bilincinden yoksun yaşayanlar köksüzlüğe sürüklenmiştir. Bizleri var kılanın tanrının kudreti olduğunu varsaydığımızda, yok olmamız için çalışan despot sistemin çarkları kimin hizmetine girmiştir. Sosyolojik olarak Yahudi gerçekliğine bakıldığında Tevrat ile birlikte tanrının Yahudilerle bir anlaşma yaptığını görmekteyiz. Seçilmiş halk olarak kendini gören Yahudiler soykırımlardan geçerken acaba anlaşmayı kim bozdu. Oysa batan bir güneşin son ışınları gibi belirsiz bir silüetle Musa'ya gözüken tanrının buyruğu o ki; git halkının gözlerine düşen o perdeyi kaldır ve benim varlığımı bildir böylece kurtuluşunuz bendedir, o vakit sizleri üstün ve seçilmiş olarak kutsayacağım demişti. Gelinen aşamada Tufan'dan, Nabukadzader'e ve oradan da Auschwitz'e kadar yaşananlarla sözde seçilmiş halka reva görülen bu zulüm tanrının kendisini kanıtlamaya yetti mi? Tanrının kudretinden sual edilmez, ancak hem kudretli hem de adil olmayı başarmak önemliydi. Böylece seçilenler sığınacağı limana biat ederken, boğulmamak için uzattıkları el vaat gereği tutulur, havada kalmazdı! Bu minval üzeri jenosid (soykırım) sözcüğünün ilk olarak dile getirilişi Lemkin tarafından açığa çıkarken, tarih toplu ölümlerin sahnelendiği bir tiyatroya dönüşmüştü. Birçok soykırımı kendinde resmeden tarih, öldüreceklerinin ilkin gözlerini kör eder. Bu bakımdan tarih yaşanan an'da gizlidir, an geçmiş ve gelecek arasına uzanan uzun soluklu bir köprü gibidir. Hatırlayalım Picasso'nun Guernika resmini; komuta kademesinde olan bir Nazi subayı Picasso'ya dönerek "bunu sen mi yaptın?" diye sorar, Picasso, "hayır ben yapmadım sen yaptın" diye cevap verir. Aynı resim sonraki yıllarda da sergilenir. Bu defa Kenan Evren'e denk gelir, o da resme bakarak "pehh ben daha iyisini yaparım" diye söylenir. Belki de bu hikayeyi bilen bir Kürt çocuğunun Evren'e vereceği cevap Picasso'nun Nazi subayına verdiği cevaptan farksız olmayacaktı.



Eylemden kopuk söylem

Gelinen aşamada tanrı varlığın en yüksek yerinde konumlanırken ve yaşanan trajedilere eklemlenmeler gelişirken en uzun soluklu duaların kabulü insanlığın umudu olmuştur. Oysa tanrı ceviz verir ancak kırmaz! Cevizi kıran insan, eylem gerçekleştirir ve böylece sert kabuğun içerisindeki öze erişir. Fakat insan salt dualarla tanrıdan verdiği cevizi de kırmasını istemektedir adeta. Belki de insanlar lanet etmelidir. Örneğin Hitler'in resim hocasına, sahte diploma çıkartan kalpazanlara, sömürü ve soykırımı kendine amaç belleyen faşist diktatörlere ama bu durum da eylemsiz demokrasiye benzemez mi? Eylemden kopuk söylemin adresi yine tanrı olmayacak mı? Öyle ki senaryosu oluşumdan beri hazırlanmış sonu gelmeyen filmin yönetmeni olan tanrı, filmin ana fikrini ‘kaderde ne yazılmışsa onu yaşayacaksın’ diye insanlığa bildirmişti. Böylece kaderci olanın çizgisi duaların en soluksuzunu tanrıya atfetmişti. En meşhur ve toplu dua şu değil miydi; ‘tanrım sen bizi zalimlerin zulmünden koru, onların mazlumlara kötülük yapmasını engelle’ şeklinde sunulan ricalar veya dilekçeler tanrı tarafından işleme konulmuş muydu? Öyle ki bir umut silsilesi içerisinde gelişen dualar işkenceyi uzatıyordu. Bizlere kalan sadece dua ve umut etmek mi? Eylemsiz dua ve umut susuz toprağa benzemez mi? Oysa tanrı İsa'ya "ara bulacaksın" demişti! Arayışı çoğaltan insanın amacına hasıl olması kaçınılmaz olacaktı. Ah tanrım; korku anlarımızın dilden düşmeyen rütüeli ve tragedyalar çağında gelişerek ölüme bulaşmış gizemli kahkaham!  Belki de iradeye de hükmün olmalıydı. Mesela Hitler'i iyi kalpli bir Yahudi yapabilirdin böylece içindeki kötülükleri insanlara değil tuvallere dökerdi. "Ben modern yaşama düzen veren tanrının parmağıyım" diyen devletler yerine gül kokulu bireyler oluşsaydı, dünya güzelleşmez miydi? Faşizm denilen o karanlık illet olmasaydı demokratik toplum manifestosuyla insanlık huzur içerisinde yürümez miydi?

     

En tehlikeli soykırım...

Şimdi tekrar soykırım kıskacında yaşayan bir halk gerçekliği var olma mücadelesi sürdürmektedir. Trajik mecralardan geçen bir halk gerçekliği kadim topraklara kök salmış özgürce yeşermeye çalışırken, dalını budağını kesmek isteyen soykırımcı sisteme karşı direnmektedir. Hiç unutulur mu Cizre bodrumları, Roboski, Geliyê Zilan, Gundê Gomık, Êzidî, Asuri, Rum  Ermeni ve Dersim tertelesi. Belki de binlercesi unutulmamıştır. Söz konusu soykırımla halk gerçekliğini bitirmek isteyen faşizm, başvurduğu tüm yöntemlerle sadece egosunu tatmin etmiştir. Bugün soykırım çeşitlerinin en tehlikeli olanının kültürel soykırım olduğu bilinmektedir. Fiziksel anlamda yapılan katliamlarla sonuç alamadığını gören faşist iktidarın dil ve kültüre saldırmaları tesadüfü değildir. Toplumsal yaşamın harcı olan dil ve kültür Kürt halkı için bir yaşam formudur. Bu sebeple yüzyıllardır her koşul ve şart altında dilini, kültürünü savunmaktan geri durmamıştır. Yüzyıllardır ezilen Kürtlerin dilleri ve kültürleri hor görülürken, tarihin kadim halkı olma konumunda ısrarını ve azmini sürdürmüştür.



'En cahilimiz iki dil bilir'

Hatırlarım bir Kürt anasına, Türk olan bir genç tarafından söyle denilmişti: "Siz o kadar cahil o kadar cahilsiniz ki hiçbir şey bilmiyorsunuz." Ana, gence dönüp şöyle der: "Öyledir kızım, biz o kadar cahil o kadar cahiliz ki en cahilimiz bile iki dil bilmektedir." Bu kısa anıdan da anlaşılacağı üzere Kürtlere dönük bilinçli geliştirilen bakış açıları birer sömürge biçimleridir. Bu minval üzeri dil ve kültürün sahabeliğini yapan Kürtler farklılıkların bir arada yaşamasına inanmış ve toplumsal yaşamın bir olduğunu aynı zaman da bir de çokluk olduğunu benimsemişlerdir.

Bir topluluğun anılarını biriktirdiği yerleşim yerlerini işgal edenlerin amacı, o yerleşim yerinde yaşam süren insanları bir bütün olarak kendilerine eklemlemek olduğu, bunu gerçekleştiremedikleri takdirde ilhak girişiminde bulunduklarını görmekteyiz. Yüz yıllardır kültürel soykırım hedefini gündeminden düşürmeyen faşist yapılanmalar, revaçta olan sözde modern ulus devlet sistemiyle birlikte homojen toplum yaratmayı amaç bellemişlerdir. Farklı dil ve kültüre sahip olan toplumların çeşitliliği, renkliliği tek potada eritilerek yok sayılmak istenilmektedir. Bunun adına da modern sistem denilerek her türlü işgali ve ilhakı kendilerine meşru görmektedirler.

Sonuç olarak soykırımı kendine amaç belleyen yapılanmalar, özgürlük ve demokrasi düşmanı olduğunu resmileştirmişlerdir. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi yürütenlerin temel güç kaynağı sahip oldukları toplumsal değer yargılarının bileşkesi olan kültürel yaşamıdır. Beden ve coğrafya olan dilin kendisidir, faşizm tüm insanlığı ortadan kaldıramadığı gibi buna gücü de yetmez. Bu bağlamda en meşru olan gerçeklik toplumsallaşmanın mihenk taşı olan dil ve kültür savunuculuğunu amansız yaparak devrimi yineleyip güncelliğini sürdürmektir. Toplumsal yaşamı soykırım kıskacına almak isteyen ve ölümden beslenen tüm anlayışlara karşı sadece beddua etmenin trajedileri çoğalttığını tarih kendinde resmetmiştir. Bu nedenle inançlı bir şekilde direnmenin demokrasi ve özgürlük doğuracağını kimse inkar edemez. İnsanlar doğar, büyür ve ölürler, nihai zafer ölümdür derler, ancak yaşam ölümden önce vardır, öncel yaşamın gayesi olan anlama ulaşmak için direnen her bir insan büyük ve anlamlı bir yaşamın sahibi olarak ölümsüzleşmiştir. Faşizme karşı direnmek ölümü öldürmek ve yaşamaktır...


Etiketler : forum,