Mekân rızasız, zaman sahipsiz, kadın çaresiz değildir

16 Nis 2021

Çilem Küçükkeleş

Besleme medya tarafından çok önemli ziyaret olarak adlandırılan ancak mazlumların dünyasında bir karşılığı olmayan AB yetkililerinin ziyareti bir protokol krizi olarak basına yansısa da toplum açısından ahlaki bir krizdi. Protokol uygulanan görüşmeler zaten topluma hiç benzemezler. Tamamen iktidar ilişkileri içinde şekillenir, katılanların sınırlarını belirler ve bu sınırlar her zaman erkeklere göre çizilirler. AB heyetinde yer alan Ursula von der Leyen’in iki erkek otururken ayakta kalması da bu protokollerin ne kadar erkek olduğunun göründüğü andı. 

Taraflar ayakta kalan Ursula’nın durumunu birbirlerini suçlayarak açıklamaya çalışıyordu ama resimde görüldüğü üzere iki erkek de oturuyordu. Kimse kendi koltuğunu teklif etmemişti çünkü protokol denilen buz gibi yapıda önemli olan toplumsal değerler değil koltuklardı. Bu resme bakanlar çok şey görebilirler ama ben ayakta kalan Ursula’da kadını erkeklerin çizdiği protokol sınırlarında mülteci kadınları gördüm. Zaten ziyaretin en büyük gerekçesi de Türkiye’deki mültecilerdi.

Koltuklara kurulan ve kadını ayakta bırakan erkekler “biz bu işi erkek erkeğe çözeriz” mesajı verdiler. Mesajın tam da böyle olduğunu önceki yıllarda gelen AB heyetlerinden biliyoruz. İkisi de erkek olan heyetlerde önceden hazırlanmış iki koltuğa kimse ayakta kalmadan oturmuş, hiçbir kriz yaşanmadan görüşmeler erkek erkeğe yürütülmüştü. Ne zamanki heyete bir kadın katıldı, o da tüm dünyanın gözleri önünde ayakta kaldı. 

AB adına gelen heyetteki isimlerden Charles Michel ve Ursula Von Der Leyen adı böyle konulmasa da aslında Eş Başkan olarak birlikte görev yapıyorlardı. Yani konumları eşit idi. Türkiye’deki Eş Başkanlık sistemi AKP/MHP iktidarı tarafından nasıl muamele görüyorsa Ursula şahsında da aynı muameleyi görmüştü. Ama eşiti olan Carles Michel de bu eşitliği belli ki hiç içine sindirememişti. Kendini demokrat bulan ile bulmayan erkek bu görüşmede bir anda oturdukları koltuklarda eşitlenmişlerdi. İkisi de erkekti, ikisi de koltuğunu kadınlara kaptırmazdı.

İktidarın olduğu her yerde demokrasi de göreceli bir kavrama hep dönüşmüştür. Bir sürü hukuki hakkınızın olması erkeğin zihniyetinin de o haklar doğrultusunda değiştiği anlamına gelmiyordu. Bunu Charles Michel’in yaklaşımında açıkça gördük. Aynı zamanda sınırları çizili kazanılmış hakların sizi sadece o sınırlar içinde kısmen koruduğunu, sınırı geçtiğiniz anda ayakta bırakıldığınızda öğretiyordu.

Ursula’nın ayakta bırakıldığı ülkede en çok kadınlar ayakta. Bir kısmı elinden alınmak istenen haklarını korumak, kaptırmamak mücadelesini verdiği için, diğer bir kısmı ise yani mülteci kadınlar da mekansızlıktan dolayı ayakta idi. AB ile yapılan görüşmelerde tam da bu iki konu konuşuldu aslında. İnsan hakları ihlallerini görmemeye karşılık ticaret, mültecileri Türkiye’de tutmaya karşılık para desteği. Yani hiç insan, hep para vardı bu görüşmelerde. Bir klişe haline gelen “endişeliyiz” ifadesi de basına verilen demeçlerde yer buldu. Ancak endişe hiçbir derde deva olmuyordu.

Kültürler belli bir mekânda ve belli bir zamanda oluşurlar. Mekân ve zaman kültürlerin yapısını en belirleyen faktörlerdir. O nedenle mekândan kopmak beraberinde kültürden de koparır insanı. Mültecilik bu yönüyle insanlık için büyük bir zulümdür. Mültecilik mekânsız bırakır insanı, zamanda biriktirdiğini yok ettiği için zamansız da bırakır. Ama yerküreye çizilen, insanları içine hapseden sınırlar aynı zamanda misafir, yabancı da kılar insanlığı birbirine. Sanki hakkınız olmayan bir coğrafyada olduğunuz hissi sizi hep kapının girişinde bırakır. Ne tam içeri girip rahat edersiniz ne de kapıda da olsa kalmanıza izin verilip verilmeyeceğini bilemezsiniz. Bir de kadınsanız birlikte geldiğiniz ailenin bile mültecisi olursunuz. İşte birkaç dakika ayakta kalan Ursula hep ayakta kalan mülteci kadınları hatırlattı bana. İçinde yer aldığı görüşmelerde sonunda oturacak bir kanepe buldu ama Türkiye’de mülteciler hep ayakta.

İktidarlar ve çizdikleri sınırlar bugün başta kadınlar olmak üzere tüm insanlığın kabusu haline geldiler. Başta kadınlar diye belirttim çünkü bu iktidarların ve sınırların en büyük mağduru kadınlar, en büyük ittifak gücü ise erkeklerdir. Bu zor çarkı, bu kadar toplumu tüketerek dönebiliyorsa büyük erkek ittifakındandır. Bu nedenle reislik kavramı en küçük birim olan aileden başlatılıp iktidarın en tepesine kadar taşınır. En alttaki erkeğe bile bir iktidar alanı tanımlandığı için erkek tüm hakikatsizliğe rağmen kendini iktidar sahibi görür ve itiraz etmez. Kadının itirazı tam da bunadır. İnsanlığın ilk toplumsal birimi kadının etrafında gelişmişken, ilk birlikte yaşama kavramını kadın oluşturmuşken, bugün birlikte yaşam erkek-devlet eliyle suç mahalline çevrildi. Bu hükmetme aklı yerkürenin de, kadının da yaşam hakkına bile kasteder hale geldi. Hal böyle iken, aldığımız nefes bile atmosferde buluşuyorken kimse bu zulümden muaf değildir. Dünya üzerinde kurtarılmış hiçbir alan, zulümden muaf hiçbir kadın yoktur.

Ölümden, zulümden kurtulmak için bu topraklara gelen mültecileri sanki dışımızda bir yaşam, sanki onlara özgü bir acı gibi görenler oldu. Gerçekte ise nasıl hayatımızın merkezinde olduklarını görmek uzun sürmedi. Bugün bizim yaşadıklarımız başka kadınların hayatının merkezine er ya da geç oturacaktır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen iktidarlar elbette kötülüklerini başka ülkelere bulaştıracaklardır. Hayatlarımız zincirleme bağlı birbirine, bu nedenle mücadelemiz de mutlaka bağlanmalıdır. Sınırlar bedenen geçmemize engel olabilir ama yaşadıklarımızın geçişkenliğini engelleyecek hiçbir sınır çizilemez bu dünya üzerinde. Erkek devletler birbirlerine çok benzerler. Bu nedenle birlikte mücadele bugünün dünyasının en büyük ihtiyacıdır.

AB temsilcisi Ursula’yı ayakta bırakan erkek iktidarlara karşı mücadele verirken amacımız onları kaldırıp yerlerine oturmak değil elbette. Koltuksuz yani iktidarsız siyaseti geliştirmezsek yalnız Ursula değil hepimiz ayakta kalmaya devam ederiz. HDK tam da bu koltuksuz ve birleşik siyaset üretme konusunda Türkiye’nin en önemli deneyimlerinden biridir. Merkezi, eli sopalı, sürekli topluma akıl veren, içinde sınıflar oluşturan erkek-devlet siyasetine alternatif toplumsal siyaseti ürettiğimiz yerdir. Bu özellikleriyle HDK kadınlar için de önemli bir örgütlenme alanıdır. HDK’nin 11. Genel Konferansı’na giderken kadınları HDK Kadın Meclisleri’nde örgütlenmeye çağırıyoruz.

Direniş deyince akla ilk sokaktaki mücadele gelir. Elbette ki kadınların sokakta yürüttüğü mücadele çok değerlidir. Ama biz biliyoruz ki erkten, iktidardan, kapitalist moderniteden uzak durarak kadınlar her daim tarihin en güçlü direnenleridir. Bu vahşi kapitalizme rağmen kaleler yıkılmış ama insanlık ayakta kalmış ise mazlum hep çare bulduğundandır. Sınırların güneş ve ay, tüm hükümlerin yok olduğu günler ancak kadınların birleşik mücadelesi ile var olacaktır. Mekân rızasız, zaman sahipsiz, kadınlar çaresiz değildir.

*HDK Kadın Meclisi Üyesi


Etiketler : Kadının Sözü,