Dört deli, bir nehir…

25 Mar 2021

Tehlikeli bir kitap bu. Tamam, okurken ‘deli bunlar’ filan diye düşünüyorsunuz ama bir yandan da dönüp çevrenizde olup bitenlere, mahvedilen dünyaya bakınca, ‘Aslında fena fikir değil’ dediğiniz de oluyor

M. Ender Öndeş

“Ulu Tanrım! Şu p... herifler Washington’dan gelip her şeyi mahvetmeden önce buralar nasıldı, sen de ben de biliyoruz. Yüzey sularının büyük seli haziran ayında Rocky Dağları’ndan aşağı indiğinde, nehrin nasıl altın rengi aldığını ve dolup taştığını hatırlıyor musun? Kum barlarının üzerindeki ceylanları, söğütlerin üzerindeki mavi balıkçılları; o kocaman ve çok lezzetli yayın balıklarını, onların bozulmuş salamları nasıl ısırdıklarını hatırlıyor musun? Bridge Kanyonu ve Forbidden Kanyon’dan aşağı gelen çayı, nasıl yemyeşil, serin ve berrak olduğunu hatırlıyor musun? (…) Dinle, beni dinliyor musun sen? Benim için yapabileceğin bir şey var Tanrım. Hassasiyetle, tam şu barajın altında şu senin depremlerinden birine ne dersin? Olur mu? Herhangi bir zamanda olabilir. Tam şu anda olması bana gayet uyar…”

Mormon tarikatının pek de inançlı olmayan üyesi Seyrek Görülen Smith (adamın adı bu!), Colorado Nehri’ni katleden barajın üstünde bu komik duayı ederken aslında gayet ciddiydi. Öyle ciddiydi ki, Tanrının duruma müdahale etmesini beklerken, onun adına bir şeyler yapmaya başlamanın da çok saygısızca olmadığını düşünüyordu.

‘Dört benzemez’in tuhaf işleri

Kafayı ekolojiye takmış, bunun için şiddet dâhil her yolu meşru gören dört tuhaf insan…

Vietnam Özel Kuvvetler gazisi, travmatik ve devlet sevmeyen türden bir tür ‘Rambo’ olarak George Washington Hayduke. Bölgede turist rehberliği yaparken yaşamını geçirdiği nehrin ve çevresinin an be an nasıl mahvedildiğini gördükçe acı çeken Seyrek Görülen Smith. Diğerlerinden bir tık daha felsefi yoldan sabotajın meşruiyeti fikrine varmış ünlü ve zengin bir cerrah Dr. Sarvis ve onunla birlikte dağlara âşık olarak çeteye katıldıktan sonra ‘Bonnie’ adını alan dansçı bir kentli kadın: Bayan Abbzug…

Edward Abbey’in “Sabotaj Çetesi” romanı, birbirinden garip bu dört karakter üzerine kurulu gibi görünüyor ama aslında kitabın gerçek özneleri daha kalabalık bir topluluk oluşturuyor: Kayalar, kumlar, çakıltaşları, nehirler, kanyonlar, balıklar, kuşlar, kertenkeleler… Okuru baştan uyarmak gerekiyor, daha önce Yaşar Kemal deneyimi yaşamamışsanız, işiniz zor. Abbey, ayrıntılar ve betimlemeler konusunda onu sekize katlıyor çünkü! Sonuçta adam, 17 yaşından beri önce askerlikten kaçmak için, sonra da anarşist bir ekolojist olarak kitapta anlattığı vadileri, kanyonları karış karış gezmiş; hem öyle turist gibi de değil, sözünü ettiği birçok yerde geçici korucu/bekçi olarak çalışmış... Yani sabır gerekiyor okumak için.    

Ha, karşımızda gerçekten bir örgüt mü var derseniz, bakın o da şüpheli. Yani örgütten ne anladığınıza bağlı. Tuhaf tesadüflerin bir araya getirdiği, her biri kafasına göre takılan, yolda belde her gördükleri maden ocağını, barajı, elektrik santralini patır patır patlatan bir ‘dört benzemez’e örgüt demeniz mümkün tabii ama zaten sanki ‘çete’ daha uygun gibi. Emir yok, emir veren de yok. Tahrip etmek, zarar vermek, geciktirmek ve bunu yaparken mümkün olduğunca cana değil mala kast etmek… Böyle bir ilkeleri var ve bu kadarı da yetiyor onlara.

Uzlaşmaz bir militan

Aslında Abbey’in bizzat kendisinden bağımsız bir roman da değil bu. 1989’da yaşamını yitirdiği güne kadar iflah olmaz bir ekoloji militanı olarak yaşayan, deneme ve romanlarını da bu yaşamın doğal bir uzantısı olarak yazan Edward Paul Abbey, özellikle Amerikan doğasına tutkuyla bağlanmış ve onu tahrip eden her türlü endüstriyel yayılmacılığa karşı savaşın da bir parçası olmuş. Daha on yedi yaşındayken Batı ve Güneybatı Amerika’yı baştanbaşa dolaşmış, felsefe eğitimiyle bin türlü geçici işçiliği bir arada götürmüş bir adamdan söz ediyoruz. Uzun süre kaçtıktan sonra askere alındığında da rahat durmamış, terhis edildiğinde gönderilen onur belgesini geri postalamış ve tabii ki bütün bunların sonucu olarak öldüğü güne kadar FBI’ın izleme listesinde yer almış. Abbey’in buna tepkisi ise basit: “Beni izlemiyorlarsa bunu hakaret sayarım.”

Cenazesi bile bir hoş olmuş: Vasiyeti öyle çünkü. Cesedinin bir kanyonun yatağına gömülmesini istemiş. Tabut filan olmadan, eski bir uyku tulumunun içine yerleştirilmeyi uygun bulmuş. Son isteği de şöyle: “Bu cenazede resmi bir konuşma istenmiyor, ancak biri bu dürtüyü hissederse merhum müdahale etmeyecek. Ama her şeyi basit ve kısa tutun. İçin, dans edin ve sevişin!” Aynen öyle yapıyor arkadaşları da. Uyku tulumu, beş kasa bira ve mezara dökmek için viski!

Şimdi o, tam istediği gibi çölde bir yerlerde çiçeklere gübre olurken, bize düşen yazdıklarını okumak. Hem de şimdi, gezegenimiz bir baştan bir başa mahvedilirken, itiraf edeyim ki yazdıkları çok ama çok tahrik edici! ‘Tahrik’ ile ‘tahrip’ arasında o kadar az fark var ki zaten!


Etiketler : Sabotaj çetesi,