Bu kitap bizim hikâyemiz

01 Ağu 2021

Gazeteci ve yazar Ronî Nasırkaya ile ilk kitabı Seccade üzerine konuştuk: 'Zilan Katliamı'nın tanıklarıyla konuşunca hikaye mi anlatıyorlar diye düşündüm. İnsan etini yemekten deliren köpeklerden söz ediyorlardı. İnsanlar gerçeklere inanmak istemiyor çünkü gerçekler canlarını acıtıyor'

Gülcan Dereli

Daha geçtiğimiz günlerde Zilan Katliamı’nın 91. yıldönümü idi. Zilan Deresi’nin kırmızı kan aktığı zamanların hikayesi, bugünlere uzanan ve halihazırda devam eden bir hikaye. Kürt halkının maruz kaldığı katliamların hikayesi. Hikaye diyoruz zira gazeteci-yazar arkadaşımız Ronî Nasırkaya, 4 yıl süren bir yolculukla Zilan Katliamı’nı hikayeler üzerinden anlatıyor. Seccade kitabı bizi maziye götürüyor ve bizi çarpan pek çok hikaye yer alıyor, aynı zamanda tabi mizah içeren hikayeler de okura başka bir kapı aralıyor. Nasırkaya, insanlar bu acılı gerçeklikten kaçtığı için hikaye gibi anlatmaya soyunuyor. Nasırkaya ile hikayeye bürünen Kürt gerçekliğini konuştuk. İyi okumalar...

Ne kadar sürdü bu kitap çalışmanız? Kitaba yolculuğunuzu anlatır mısınız?

Çalışmam 4 yıl sürdü; ancak işin açık tarafı hikayeleri oluşturmak çok daha uzun zaman öncesine dayanıyor. Hikayeler kafamda dolanıp duruyordu. Kitap haline getirmek gibi bir fikrim yoktu, dost sohbetlerinde ufak ufak anlatırdım. Her seferinde neden “bu hikayeleri neden yazmıyorsun” şeklinde öneriler geliyordu. Velhasıl kitabın ortaya çıkışı biraz da arkadaşlarımın deyim yerindeyse “gaz vermesiyle” oldu; ama iyi ki de oldu:) Böylelikle kolektif bir çalışmanın ürünü olarak kitabımız ortaya çıktı.

Kitaba ilk hikayenizden yola çıkarak isim vermişsiniz. Bunu tercih etmenizin nedeni var mı?

Kitabın ismini “Seccade” olarak tercih etmemin nedeni, hikayenin kendisi sarsıcı olması ve ayrıca kendime daha yakın bulduğum söyleyebilirim. Seccade kavram olarak da bana biraz mistik geldi. Çünkü hikayenin karakterleri geleneksel olarak belli bir inanca sahip insanlar ve aynı zamanda umudunu bu inançsal değerler üzerinde pekiştiriyorlar. Ve seccadenin içinde bir umudun saklı olduğu, okuyucu hikayeyi okuduğunda o gerçekliği daha yalın bir şekilde görebilecektir.

Kürt halkına yapılan zulüm, eziyet, işkence birkaç öykünüze konu oluyor. Sanırım gazeteciliğinizin de etkisiyle birçoğunu da haberlerinizde işlemişsinizdir. Sizin hikayelerinizi besleyen ne oldu?

Evet sizin de belirttiğiniz gibi halkımızın acılarına hikayelerde yer vermeye çalıştım. İster istemez bunu üzülerek söylüyorum. Ne yaparsanız yapın bu yaşanan acılardan kaçamazsınız. Gelir hikayelerinizin tam ortasına oturur. Bu acılar neredeyse yüz yıldır kesintisiz bir şekilde devam ediyor. Çocukluğumuzda dinlediğimiz kilamlarda da bu acılar vardı. Dinlediğimiz hikayelerde de vardı. Bir yerde baskı, zulüm, ölümler varsa ister istemez sanata da edebiyata da siyasete de yansımak zorunda kalıyor. Yoksa kanımca hiçbir yazarın ya da sanatçının birinci önceliği acılar üzerinde bir şeyler inşa etmek değildir. Yani bir tercih değil, zorunluluktur. Fakat ben şundan yanayım; acıyı kanatarak değil, daha yalın bir şekilde yansıtmak doğru olur. Tekrar belirtmekte fayda var; kitabın içinde, yaklaşık bundan neredeyse yüz yıl önce Ağrı Dağı İsyanı ve akabinde de halen günümüzde güncelliğini koruyan Zilan Katliamı var. Gazetecilik yaptığım sıralarda dönemin canlı tanıklarını dinleyince gerçekten de dehşete düştüm. Bu insanlar hikaye mi anlatıyorlar diye düşündüm. Peki sadece bu anlatılanları hikâye gibi dinleyen bir ben miydim yoksa benim gibi binlercesi miydi? İnsan etini yemekten deliren köpeklerden söz ediyordu bu tanıklar. Onun için de hikayelerden birinin ismini de “Hikâye Gibi Anlattım” şeklinde koydum. İnsanlar gerçeklere inanmak istemiyorlar çünkü gerçekler insanların canını acıtıyor. Hikayelere daha çok inanıyorlar. Tabi yine yakın tarihte gözaltına alınıp suçsuz sebepsiz yere günlerce işkence gören yoksul köylüler, yıllarca cezaevinde tutulan insanlar.

Bir çocuğun dedesi yaşında biriyle evlendirilmesini de konu almışsınız. Hüsna’nın hikayesi çok tanıdık. Yine ‘kuma’ bölgede ciddi bir sorun. Bir erkek bakışıyla Hüsna’yı yazmak nasıldı, sizi nasıl etkiledi?

Tabi ki bir erkek bakışıyla bir kadının iç dünyasını yazmak her zaman çok zor bir durum. Ne kadar istesen de bir kadının yaşadığı o acıyı tam olarak yansıtmak mümkün değil. Ben de bu hikâyeye başlamadan önce yazıp yazmamakta baya bir gelgitler yaşadım. Sonuçta “Ne kadar doğru yansıtabilirim?” şeklinde kaygılarım vardı. Yazmaya başladığımda tamamen dışardan gözlemleyen bir insan olarak yazdım. Ve hikâyenin kahramanı Hüsna’nın iç dünyasını olabildiğince gerçekliğe yakın durarak sade bir şekilde yansıtmaya çalıştım. Tabi ne kadar başarabildim onu artık kadın okuyucuya bırakmak gerekiyor. Zaman zaman duygusal olarak çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Kötülük nasıl bu kadar görünmez oluyor diye düşünüyor insan. Tabi bana göre yazar iyi ile kötü arasında bir hakem olmalı, mesafeyi doğru kılmalı ve elinden geldiğince iyi-kötü karakterleri olabildiğince yalın bir şekilde okuyucuya aktarmalı.

Yalnızlık hikayesi sizin yaşanmışlığınızdan örnekler mi?

“Yalnızlık” hikayesi aslında dibine kadar yalnızlığı yaşayan herkesin hikayesi. Evet ben de bu hikâyenin bir parçasıyım. Çok fazla dramatize etmeden yalnızlığın bir tarifi var mı ya da nasıl tarif edilir bilemiyorum. Fakat şu kadarını söyleyebilirim; insanın genzinden boğazına doğru yayılan acı sıvıyı hisseden herkes yalnızdır. Yalnız insan duvarda ayağı yerden kesilmiş sallanan elbise gibidir. Ben bu hikâyeyi yazmaya karar verdiğimde o zaman Kuzey Avrupa’nın küçük bir ülkesinde yaşıyordum ayrıca  karanlık günlerin karabasan gibi üzerimize çöktüğü bir döneme denk geldi. Bu hikayenin hikayesi de böyle başladı. Dileğim o ki yalnızlık sadece tanrıya has bir durum olsun…

Bir de mizah içeren hikayeleriniz de var. Kitabı rahatlık katmak adına mı tercih ettiniz?

Doğrusu kitabı yayına hazırlarken içine birkaç tane de mizahi yönü ağır basan hikâye olsun diye bir kaygı ya da bir amaç taşımadım. Tabi yine başa dönecek olursak coğrafyamız trajikomik olaylarla doludur. Örneğin “Maruzat” hikayesinde geçen bir olay var. Gözaltına alınan suçsuz günahsız insanlar, bunların içinde dini bütün hacılar, sofular da var. İşkence tezgahında bile tekbir getirerek şeyhini imdada çağıranlar var. Tabi birde bu işlerde para kazanan işgüzarlar var. Önce insanları gözaltına aldırıp, ardından da işkence görmesinler diye gözaltına alınanların ailelerinden para alan adliye mübaşirleri, çaycıları gibi insanlar vardı. İster istemez bu tür trajikomik olaylar gelip buluyor sizi.

Hikayeleriniz gerçek hayattan alıntılar mı yoksa kurgu mu? Çünkü okurken tüm anlar insanın gözünün önünden film şeridi gibi geçiyor. Okurken yaşıyorsun. Böyle bir etki yapacağını düşündünüz mü?

Hikayelerin birçoğunun ana omurgası gerçek hayat. Hikayelerin olay örgüsünü, akışını kurgusal bir yöntemle ele adım. Bir olayı olduğu gibi yansıtmak istediğinde hikâye dilini tutturamayabilirsin, bu nedenle sahne sahne kurgulayarak yol almaya çalıştım. Bir hikaye insanların gözünde canlanıyorsa bu güzel bir şeydir. Hele hele film şeridi gibi akıyorsa bu çok daha güzel bir şeydir. Böyle bir etki yapacağını düşünüyor muydum? Hayır, açıkçası nasıl bir şeyle karşılaşacağımı bilemiyordum. Bazen anlaşılmak çok zor oluyor. Nihayetinde son kararı okuyucu veriyor. Olumlu tepkiler alıyor olmasının beni mutlu ettiğini söyleyebilirim.

Son olarak bu kitaptaki hikayelerinizi belgesel veya kısa filme dönüştürmeyi düşünüyor musunuz?

Evet, her zaman düşünüyorum. Şartlar ve imkanlar el verirse “Seccade” ve “Hikaye Gibi Anlattım” adlı bu iki hikayeyi sinemaya aktarmayı çok isterim. Bu kitaptaki hikayeleri okuyan herkes o sinema tadını alabilir. Bu arada elimde basılmayı bekleyen bir öykü kitabım daha var. Beş öyküden oluşacak bu kitabımın yakın zamanda okuyucuyla buluşacağını umut ediyorum.

*

Seccade Bêmirazlara adandı...

Kitabı annenize, annenizin deyişiyle ‘bêmiraz’ (muradına eremeyen) Feda ve Mücahit’e armağan etmenizin bir sebebi var mı?

Bu soruya cevap vermek çok zor, doğrusu nasıl bir cevap verebileceğimi de bilemiyorum. “Bêmiraz” yani “muradına eremeyen” kelimesi bizim yöremizde çok kutsal sayılan bir kelime. Bunu üzerine yemin edildiğinde başka bir itiraza gerek kalmaz. Ve eğer bir ailenin içinde muradına eremeden yaşamını yitiren biri varsa, o ailede sürekli bir yas havası hakim olur. Annem de çok yakın zamanda birçok anne gibi peş peşe iki gencecik evladını bu çatışmalı ortamda toprağa verdi. Her zaman çocuklarına adlarıyla değil “Bêmirazlar” şeklinde hitap eder. Ben de onun için, bu kitabı anneme ve onun “Bêmirazlar”ına adadım.

Ayrıca bu imkanı tanıdığınız için sizlere de sonsuz teşekkürler...

 


Etiketler : gülcan dereli, seccade, Ronî Nasırkaya,