Bizim sözleşmemiz

31 Mar 2021

Yaşadığımız coğrafya son derece erkek egemen ve militer değer yargıların egemen olduğu bir coğrafya. Feodalizm güçlü aynı zamanda. Bu nedenle de kadına yönelik şiddetin tartışılması bizim coğrafyamızda son derece önemli ve zor bir mesele.

Bu zor meseleyi kadın kurtuluş mücadelesi, çok önemli bir noktaya getirdi. Bugün artık kadına yönelik şiddet ve LGBTİ+’lara yönelik şiddet bütün coğrafyada birincil meselelerden biri oldu.

Aslında tüm dünyada erkek egemen bir hukuk sistemi geçerli, örneğin 1’inci ve 2’nci dünya savaşlarında belki milyonlarca kadın cinsel şiddete uğradığı halde savaş suçu olarak ve insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmedi.

 Savaşlardan sonra kurulan Tokyo ve Nünberg Mahkemeleri, 1’inci ve 2’nci dünya savaşlarında kadınlara karşı işlenen suçları yok saydı. Ancak Bosno ve Ruanda çatışmalarından sonra kadınların mücadeleleriyle, kadınların kendi kimlikleriyle, kadınların kendilerine yönelen şiddete karşı verdikleri mücadele ile artık kadına yönelik şiddet uluslararası hukukta savaş suçu olarak kabul edildi.

 Bunları şunun için yazıyorum; uluslararası hukuk, uluslararası sözleşmeler masa başında yazılmıyor yani devletler sadece kadınlara, çocuklara, insanlara iyilik yapmak üzere bu sözleşmeleri düzenlemiyorlar. Bu sözleşmelerin arkasında büyük bir mücadele var. İnsan hakları ve kadın hakları mücadelesi var. Can pahasına verilmiş mücadele bunlar. O nedenle hepsi çok değerli ve bu nedenle kadınlar tarafından korunma altına alınmak isteniyor.

İstanbul Sözleşmesi de bu önemli sözleşmelerden biri. Hatta bugüne kadar şiddet alanında yazılmış en önemli sözleşme. Bu sözleşme adeta kadınların anayasası durumundaydı.

İstanbul Sözleşmesi’nin önemi kadının beyanını esas almasından, aynı zamanda kadına yönelik şiddete karşı imzacı devletleri yaptırım uygulamaya davet etmesinden gelmektedir. Ayrıca sözleşmede şöyle önemli bir belirleme yapıyor; “Hiçbir örf- adet hiçbir sözde namus kadına yönelik şiddetin gerekçesi yapılamaz.”

Sözleşme aynı zamanda cinsel kimlik hakkını da korunması gereken haklar olarak tanımlıyor. Bence, 2011 yılında T.C devleti sözleşmeyi imzalarken bu ibarelerin ne kadar önem taşıdığını ve kadın kurtuluş mücadelesi açısından bu ibarelerin son derece temel alınacağını düşünmedi. Aslında bu sözleşme, T.C devletinin resmi ideolojisinin temel yayılma merkezi olan “kutsal aile”yi sorguluyor. Kutsal aile sorgulanmadan gerçekten de resmi ideolojinin kırmızıçizgilerinin de sorgulanması mümkün değil.

T.C devleti bu sözleşmeyi imzaladı ama hiçbir zaman bu sözleşmenin içeriği yansıtılmadı. Biz bunu tüm yargılamalarda dile getirdik. İstanbul Sözleşmesi’ne uygun kararlar talep ettik. Ama bugüne kadar bu gerçekleşmedi.

Siyasi iktidara egemen olan erkek egemen ve feodal zihniyet yargıda da son derece egemen. Bu nedenle sözleşmeleri de imzalasalar da bir hukuk devleti pratiği gösteremediği için yargı kararları da sözleşmeye aykırı oluyordu.

Devlet bu sözleşmeye imza atarken daha farklı bir siyasi çizgi izliyordu. Biraz daha AB’yi temel alıyordu ama bu durum değişti.

AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, MHP ve derin devletle, büyük bir uzlaşmaya gittikten sonra pratiklerin çoğu değişti. Sözleşme de tartışılmaya başlandı. Kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin bu kadar yoğun olduğu coğrafyada İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmak, çok kolay değildi. Bunun için başka bir yol buldular. Bu sözleşmenin tartışılması için tüm topluma LGBTİ+ mücadelesini gündeme getirdiler. Bugün AKP bu sözleşmeden çekilirken, ırkçı milliyetçileri ve siyasal İslamcıları, memnun etmek adına kadın kurtuluş mücadelesinin büyük mücadele sonucunda elde ettikleri tüm kazanımları bir anda ortadan kaldırmayı hedefledi.

Ben şuna inanıyorum, en etkili mücadele alanlarından biri kadın kurtuluş mücadelesi ve LGBTİ+ mücadelesidir. Çünkü her ikisi de bize dayatılan “resmi normal”lere karşı itiraz ediyorlar ve “resmi normal”lere karşı bir mücadele veriyorlar. Bu son derece önemlidir.

Bugün bizim içine alındığımız hapishanenin en büyük nedenlerinden biri “resmi normal”dir.

Bu coğrafyada biat etmeyen bir damar var. Bu damarı Kürtler, kadınlar, LGBTİ+’lar, işçiler, Ermeniler, Yahudiler aklımıza gelen tüm ötekileştirilmek istenenler oluşturuyor. Bu biat etmeyen damar son derece önemli.

Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi bir gecede ve tek bir erkeğin imzasıyla geri çekilmiş olsa da öyle büyük bir mücadele alanı yarattı ki bu mücadele alanı o atılan imzadan çok daha büyük yer kaplıyor. Bu yüzden biat etmeyen damarın en önemli gücü olan kadınlara sonsuz güveniyorum.

Eren Keskin

Eren Keskin


Etiketler : Eren Keskin,