Yas içinde bir Barış Akademisyeni ve ağaç kökü reçelleri

01 Eyl 2019

Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararı ile bir kez daha gündeme gelen Barış Akademisyenleri’ne dair okurlarımız için bir yazı dizisi hazırladık. Yazı dizimizin ilk bölümünde, ne dediler de bu kadar yoğun baskıya maruz kaldılar ve yaşadıkları hukuksal süreci özetledik. Yazı dizimizin devamında ise Barış Akademisyenleri’nin kendi anlatımları, hikayeleri, kayıpları, zorlukları, dayanışmaları yer alacak. Kendi kalemleriyle hikayelerini yazacaklar. Son olarak Türkiye’nin toplumsal bilincine her alanda katkı sunan bu zihinlerin makalelerine yer veriyoruz. Uzmanlık alanları üzerinden ülkenin içinde bulunduğu durumu yorumladılar, analiz ettiler. Yani kendilerini ve ülkenin halini anlattılar.

İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Aslı Aydemir, Barış Bildirisine imza attığı için KHK ile ihraç edildi.

Yas içinde bir Barış Akademisyeni ve ağaç kökü reçelleri


Aslı Aydemir

Yas herhangi bir kaybın ardından o kaybın yokluğuyla nasıl ilişkilendiğine dair kısa ya da uzun bir süreçtir. Kübler-Ross yas sürecini beş evreli bir şekilde tanımlamıştır; inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme. Bu beş evre ve sonra Kessler’in önerdiği altıncı anlam evresi çerçevesinde yaşadıklarımı(zı) anlamlandıracağım. Yas tutmaya ihraç olduğum gün değil, dünyanın adil olduğu inancımı temelden sarsan Roboski ile başladım. Sonra Gezi’de öldürülenlerin, Reyhanlı’nın, Soma’nın, Diyarbakır’ın, Suruç’un, Ankara’nın yası eklendi. 2015’te yıkılan şehirlerin, evlerinden edilenlerin, ölenlerin yası. 2016’da Sultanahmet, Taksim, Beşiktaş. Bir sürü ölüm. Birbiri ardına birinin şokunu atlatamadan bir diğeri. Hiç birinin yasını doğru düzgün tutamadık.

Adaletsizliğin yarattığı öfke

Bu Suça Ortak Olmayacağız dedik. Sonrası gözaltılar, tehditler, idari soruşturmalar, işten çıkarmalar. 2016 yazında Darbe Teşebbüsü ve OHAL Rejimi. İhraç edilmenin ne demek olduğunu ilk kez kocamın ihracıyla öğrendim. 2017’de ben. Türkiye’de şu an çok olduklarını bildiğim her ikisinin ihraç edildiği çiftlerden biri oluverdik.
Bu nasıl olur sorusunun sorulduğu inkar evresi. Pek çok KHK'linin bir yanlışlık vardır, yakın zamanda çözülür diye umduğu, reel gerçeklik yerine umduğumuz gerçekliğe ısrarla sarıldığımız evre. Baş etme stratejisi olarak işleyen inkar, reel gerçeklik kendini dayatmaya başladığında yerini öfke evresine bırakır. Neden ben? Adaletsizliğe uğramanın yarattığı öfke. O kadar yakıcı ki. Daha yakıcı yapan muhatabının kim olduğunu tam olarak bilememek. İsmini listeye koyanlara mı, OHAL Rejimini meşrulaştıran sessizliğe mi, işlerine devam edebilen meslektaşlarına mı, iktidara mı, ona oy verenlere mi? Kime yönelteceksin? Öfkeyi yaratan fail ortada yok, dağılmış her yere sinmiş.

Çözüm süresi ve yarım kalan umut

Kaldığın yerden devam edebilmeye dair duyulan umutsuzluk, kaybın öncesindeki yaşamını nasıl geri kazanabileceğinin pazarlığı. Bir zamanlar, özellikle Çözüm Sürecinin başlamasıyla, umut etmiş olmanın suçluluğunu duydum ben. Daha az umut etmiş olsaydım sanki daha az hayal kırıklığı yaşardım. Ülkemizin barış içindeki geleceğine beslediğimiz o umut ben gibi pek çok lisansüstü öğrencisini Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında yüklü senetler altında bir sonraki on yılımızı ipotek altına sokmaya ikna etti. Aslında çok geçmedi o program binlercemiz için eziyete dönüştü ve son olarak bir KHK ile lağvedildi. Geleceğimizi akademide kurgulayıp ihraçlarla akademiden temizleniverdik. “Temiz” akademide kurumsal unvanlarımızdan alıkonulmuş ya da azat edilmiş (bu ikisi arasında gidip geldim) ama başlanmış tezlerle öylece kaldık. Olağan koşullarda olsanız bile oldukça sıkıntılı geçen tez yazma süreci KHK'li olma kıskacında, kotarılması müthiş zorlaşan bir yüke dönüştü.

Pazarlığı en çok akademiye dair kayıplarımda yaptım.Diğer evre depresyon. Şiddetini artıran bir sürü şey olup duruyor bir yandan. Kayıplarını hatırlatan bir çok karşılaşma yaşıyorsun çünkü. İhraç edilenler için en ağırı, sosyal dışlanma olsa gerek. Destekten, dayanışmadan yoksun, yalnız bırakılmak. Ben bunu yaşamadım. İmzayı attığımız ilk günden bu yana ne geldiyse başımıza altından kalkabilmem için yanımda pek çok güzel insan oldu, hala varlar. Çoğaldım. Bizi hala var olmaya ikna ettiler. Her şey anlamsızlaştığında anlam oluverenler. Diğer yandan milliyetçi muhafazakar memleketim için pek geçerli olamadı bu durum. Benle görüşmeyi kesenler, uzak duranlar oldu. “Sizinle görüşmemem gerekiyor gibi hissettiriyorlar” dedi bir arkadaşım. Ancak ben yaşamıyorum diye diğer KHKlilere yaşatılanların öfkesini duymuyor değilim. Kaldıkları şehirleri değiştirmek zorunda kalanlar, yakınlarının cenazesine sokulmayanlar, intihar edenler, bilmedikleri işleri yaparken iş cinayetlerinde can verenler.

Bu rejimde suçun şahsiliği yok

Kendime kim olduğumu hatırlatmaya çalıştım, ne yaptığımı, iktidarın gözünden kendime bakmayacağımı. Hissettiklerimi neden hissettiğimi sordum. Şöyle ki kardeşim bir işe kabul alıp güvenlik soruşturması geçireceğini öğrendiğinde bir cezam olup olmadığını öğrenmek istedi. Etkiler mi dedi. Etkilemez diyemiyorsun, kendini sorumlu hissediyorsun. Suç varsa bile suçun şahsiliği hiç yok bu rejimde. Bu benim aileme yaptığım bir şey değil, bize, bana yapılan bir şey. Ben başıma gelen kötülüklerin sorumlusu değilim, hele suçlusu hiç. Mağdurun suçlanmaması için faili hep hatırlatmak, hatırlamak gerekir. Nitekim biliriz, fail ne kadar güçlüyse mağdur o kadar kolay suçlanır.

Kabullenme. Devam etmenin mümkün oluşuna inancın olduğu evre. Bir yandan bunu halihazırda, bir şekilde kotarıyoruz diyorum bir yandan neyi kabul edeceğiz sorusuyla öfkeleniyorum. Yaşadıklarımız kendiliğinden olan şeyler değil. Bize karşı haksızca yapıldılar. Yerinden etmeler, evini başına yıkmalar, birden işini kaybetmeler, damgalanma, dışlanma, hedefe konmalar hala devam ediyorken nasıl kabul edilebilir. Olup biten bir şey yok, sürekli devam ediyor.

Gururlanıyorum bizimle

Kessler’in anlam evresinde başımıza gelenin kendisinin anlamlı hale gelmesiyle beraber başa gelenin bize kattığı anlamdır bahsedilen. Güçlendirici, dönüştüren, büyüten, başkalaştıran kayıp. Bu süreçte güçlenmediğimizi, dayanıklılığımızın artmadığını kim söyleyebilir? Ayakta kalma, direnme kapasitemiz o kadar arttı ki bu bizleri daha cesur kılıyor. Gururlanıyorum bizimle, nasıl yılmadık. Bıkıp usanmadan olduğumuz her yerde emek veriyoruz. Yeni bir şeyler kuruveriyoruz. İhraç olduğumdan bir kaç ay sonra çeşitli sivil toplum kuruluşlarında çalışmaya başladım. Bir estetik cerrahın hasta danışmanlığını yaptım. Şimdiyse harçlığımı çıkartacağım yarı zamanlı bir işe başladım. Bir yandan doktora tezime çalışıyorum, bir karşılığı olmaksızın yürüttüğümüz bir kaç araştırma var. Belirsizlikten ve güvencesizlikten yılmıyor değilim ama o kadar farklı şey öğrendim ki. Ulusal ve uluslararası kurduğumuz dayanışma ağlarıyla genişledim. Hiç olmadığım kadar akademinin içindeyim ancak hem yas tutup hem hayatta kalmaya çalışmak, fiziki ihtiyaçlarını karşılama endişesiyle bilişsel emek isteyen akademiye tutunmaya çabalamak gerçekten yoruyor.

Nasıl affedeceğiz?

Tüm bunlar bittiğinde ne yapacağız? Nasıl barışacağız birbirimizle, onca yasımıza rağmen? Nasıl affedeceğiz? Geri döndüğümüzde nasıl olacak? Pek çok yetkin akademisyen yurt dışına göçtü. Sadece Bu Suça Ortak Olmayacağız diyenler değil, akademinin mevcut halinin ve hizaya getirilmesi için YÖK kanalıyla bütün baskı mekanizmalarının işletilmesinin nefessiz bıraktığı akademisyenler gittiler. Onarılması güç ama imkansız olmayan Türkiye akademisi için eminim oldukları yerlerde düşünmeye devam ediyorlar. Önümüzde yeniden kurmak, onarmak için hunharca emek vereceğimiz günler var. Başka bir akademiyi tartıştığımız ve mümkün kılmaya çalıştığımız bu günlerin üstüne daha çok gün var ve biliyorum bu emeği verecek çok insan var.

Reçel yapıp satalım

Tuttuğumuz yasların sebep olanlarca tanınması toplumsal affetmenin gerçekleşebilmesi için iyi bir başlangıç olur. Gerçek bir özrün dilenmesi, maddi ve manevi zararların olabildiğince tazmin edilmesi, faillerin hukuk karşısına çıkarılması ve faillerle yüzleşme affetmenin önkoşullarıdır. Affetme toplumsal barışın olmazsa olmazıdır. Son beş yıldır yaşadıklarımızın ardından nasıl birbirimizi affedeceğimizin yollarını aramak ve bu yolların hayata geçirilmesi için çaba sarf etmek gerekiyor. Adil bir ülkede, dünyada yaşama arzusunun güçlü itkisi bizi ümitsizlikten az ya da çok alıkoyuyor. Karmaşık bir yas süreciyle hemhal olmuş halde, yollar arıyor olmanın verdiği devingenlikle her yerdeyiz. Ne yapacağımızı sorup duruyoruz. Geçenlerde ihraç başka bir Barış Akademisyeni reçel yapıp satalım dedi. Güldük, yapalım ve adı da Ağaç Kökü Reçelleri olsun.

Orhan Kaya Abant İzzet Baysal Üniversitesi görevinden Barış Bildirisine imza attığı için KHK ile ihraç edildi. 

Bir vicdan hareketiydi


Orhan Kaya

Failin tarafını tutmak caziptir çünkü her fail, seyircinin hiçbir şey yapmamasını ister. Kötü olanı görmemenin, duymamanın, konuşmamanın evrensel arzusuna başvurur.” Judith Herman’ın bu sözleri tamda barış bildirisinin yayınlandığı dönemde Türkiye’deki siyasal ve sosyal iklimin özetiydi. Fail ve seyircilerin örtük bir anlaşmasıydı. Türkiye’de bir çatışma süreci vardı ve neredeyse hiçbir yerde bir ses veya tepki yoktu bazı cılız çığlıklar dışında. Sadece ana haber bültenlerinde her akşam ölüm haberleri yer alıyordu. Türkiye’nin batı şehirlerinden biri olan Bolu’da olan biteni izlemek zorunda olan bir genç akademisyen olarak hiç bir şey yapmamanın çaresizliği içinde iken “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metinden haberdar olmuştum. Metne imza atan 1128 akademisyen; horlanıyor gözaltına alınıyor ve tehdit ediliyordu. Hiç düşünmeden vicdanımın sesi, gücü ve cesaretiyle metni imzalayanlardan oldum.

Tam 15 gün sonra

Çünkü kötülüğe seyirci kalıp failin istediğini yapmaktansa kötülüğe maruz kalmayı tercih edenlerdendim bende...ve “Bu suça ortak olmayacaktım.” Barış bildirisine imzayı attığım gün hayatımda çok yeni bir sürecin başladığını biliyordum ve kendi kendime “hazır ol bu sefer çetin geçecek” dediğimi hatırlıyorum. Devletin yılmaz bekçilerini beklemeye başlamıştım çünkü metne imza atan 3 akademisyen arkadaşım gözaltına alınmıştı. Tam 15 gün sonra 29 Ocak 2016’da devlet bir şafak baskınıyla kar maskeli haliyle kapımdaydı ev, işyeri ve araç aramasından sonra gözaltına alındım.

Hak diyordum

“Terör bildirisine imza atanlar gözaltına alınırken neden sende imza attın. Kime meydan okuyorsun” diye soran polis memuruna; “devletin asli amaç ve görevlerinden bir tanesi vatandaşların yaşam hakkını korumaktır. Her ne sebeple olursa olsun devletin vatandaşlarını koruma sorumluluğu vardır. Eğer bir operasyon yapılacaksa da sivil insanların yaşam hakları garanti altına alınarak yapılmalıdır. Aksi takdir de sorumluluk devlettedir. Bu doğrultuda bir vatandaş olarak rahatsız olduğum bir durum, politika veya uygulamayı eleştirme hakkımın olduğunu düşünüyorum. Bu eleştirinin muhatabı da bağlı olduğum Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Diğer taraftan bir vatandaş olarak barış ve huzur içinde yaşama hakkımın olduğunu düşünüyorum. Bu hakkımı inşa etme ve düzenleme yükümlülüğü devlete aittir. Dolayısıyla ortada bir barış hakkı talebi de devlete yapılmalıdır. İşte bu sebeplerle bu metne imza attım” Diyordum.

Çalıştım başardım

Bu süreçten sonra Bolu’daki yerel basın; diğer imzacı arkadaşlarımın ve benim neredeyse ayda bir kez adreslerimizi fotoğraflarımızı sosyal ve yazılı alanda işledi. Bu nedenle birkaç kez adres değiştirmek zorunda kaldım. Her ne kadar sıkıntılı da olsa gözaltı sürecini ve işin medya boyutunu atlatmıştım. Sıranın mobbing de olduğunu biliyordum. Çok geçmeden bu sefer devlet akademik ünvanları ile karşımda mağrur duran profesörler olarak duruyordu. Çalıştığım kurum olan Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi “Barış Bildirisi’ne” imza atmam nedeni ile hakkımda 5 ayrı idari soruşturma açtı. Son tahlilde 8 Temmuz 2018 tarihinde 701. No’lu KHK akademisyenlikten ihraç edildim. Ancak doktora eğitimime devam ediyordum. Bir süre inşaat işleri ile uğraştım daha sonra eğitimime devam etmek için Bolu’ya döndüm ve kısa bir sürede yarım kalan doktoramı tamamladım. Hakkımda açılan soruşturmalardan en ilginci ve zorlayıcı olanı ise doktora savunmamı yaptığım gün öğrencilikten atılmama yönelik soruşturmanın bana tebliğ edilmesi ve mezuniyet işlemlerimin yapılmamasıydı. Hem Eğitim Sen hem de imzacı diğer arkadaşların etkisi ve desteği ile gecikmeli de olsa doktora diplomamı almayı başardım.

Herkes nasibini alacaktı

İşkencenin amaçlarından biri de bütün bir topluma mesaj vermek ve yıldırmaktır. Birey ve gruplar üzerinden toplumun diğer kalan kısmını “terbiye” etmektir. Şüphesiz gözaltı süreci, mobbing, mahkeme, ihraç edilme, seyahat ve çalışma haklarımızın engellenmesi bütün bunlar sadece biz imzacıları yıldırmak için yapılan edimler değildi. Herkesin gözü önünde akademisyenlere yapılan bir işkenceydi ve “terbiye” olmayanlar da bu işkenceden nasibini alacaktı.

Olayın kendisi tartışılmalıydı

Bireysel olarak “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metni ile Barış için Akademisyenlerin tarihsel bir tavır sergilediğini düşünmekle beraber bir yerden sonra bu çalışmanın muktedirler ve medya tarafından amacından uzaklaştırıldığını bağlamından koparıldığını düşünüyorum. Zira akademisyenlerin bu tavrı bir olayı işaret etmek üzerineydi. Olmakta olanı izleyicilerin dikkatine sunmaktı. Bence bir vicdan hareketiydi. Ancak zamanla olayın kendisi değil akademisyenler tartışılmaya başlandı. Oysa asıl amaç göz göre göre yaşanan bir çatışma haline hak ihlallerine dikkat çekmekti.

Özür mekanizması işletilmeli

İmza atmadan önce ile şimdiki durumuma baktığım zaman her ne kadar bazı yakın dost, arkadaş ve yoldaşın dışlayıcı damgalayıcı tavırlarına maruz kaldıysam da kendimi daha kalabalık daha güçlü ve daha haklı görüyorum. Özellikle Eğitim Sen ve imzacıların yarattığı dayanışma ağının her anlamda bu süreci zenginleştirdiğini düşünüyorum.

Şimdilerde AYM’nin hak ihlali kararı ve imzacıların geri dönüşü konuşuluyor. Kişisel olarak benim için tarih önünden aklanmış olmak ve haklı olmanın gururunu yaşamak önemliydi bu da AYM’nin kararı ile geç de olsa sağlandı. Bir süre sonra görevlerimize iade edilebiliriz, maddi ve sosyal haklarımız da verilebilir. Peki yaşadıklarımız uğradığımız psikolojik şiddet ve tahribat onca hakaret ne olacaktı. İşte sonuç ne olursa olsun bütün bunlar devlet ile aramızda olan mesafe olarak kalacaktır. Zira şüphesiz ki sadece maddi düzenlemelerle adalet sağlanamaz ortada bir af dileme özür dileme mekanizması işlemelidir.

Yarın: Onur Hamzaoğlu

http://yeniyasamgazetesi1.com/barisin-onurlu-insanlari/

http://yeniyasamgazetesi1.com/baris-adalet-ve-demokrasiye-giden-yol-gulcan-dereli/

http://yeniyasamgazetesi1.com/gucleniyoruz-umutlaniyoruz-cogaliyoruz/

http://yeniyasamgazetesi1.com/ayrildigim-gunu-unutamam-gulcan-dereli/


Etiketler : orhan kaya, aslı aydemir, gülcan dereli, SUÇA ORTAK OLMAYANLARIN HAKİKATİ, barış akademisyenleri, Bu Suça Ortak Olmayacağız,