Ruhlarımız bedenlerimizde mülteci

23 Kas 2021

Bir mucize eseri ölmeyen bir bedenle ama binlerce kez öldürülmüş bir ruhla ulus devletin kutsal sınırını geçip o ülkeye varmışsa eğer, yaşadığına, bedenini ölü değil sağ olarak o sınırdan geçirdiğine bin bir türlü yolla bin pişman edilecektir

İlham Bakır

İnsani kirlenmişliğin ulaştığı boyutun en açık ve en çıplak göstereni, mültecilerin tutunacakları bir toprak parçası için verdikleri büyük mücadele ve kapitalist uygarlığın onlara ödettiği ağır bedellerdir. Sınır boylarında aç sefil perişan, karnını doyuracak bir lokma ekmek, bedenini ısıtacak bir parça ateş bulamadığı için çöküp kaldığı, büzüşüp sığıştığı yerde kaskatı kesilmiş ölü bedenlere dönüşmüş insanlar.  İnsan olmanın ve insan tarafından bu çeşit ölüme terk edilişin yarattığı dehşetin, bu şekilde ölüme terk edilişe inanmayışın, bu çeşit bir barbarlığa şaşakalmışlığın açık bıraktığı gözlerdeki inanılmaz, kahredici yalnızlık. Bir lastik bot üzerinde bir tuz deryasında günlerce oradan oraya savrulan, sağlam, hızlı yol alan, batma tehlikesi olmayan resmi-askeri devlete, devletlere ait deniz araçlarıyla bir devletin kara sularından bir başka devletin kapkara sularına itilen, sürüklenen kadınlar, anneler, çocuklar.  Kıyıya vurmuş bedenlerin dudaklarında susuzluktan oluşmuş yarıklara dolup boşalan deniz suları. Bir şey demek istemiş, diyememiş, “bin sene yaşasak, insanlığın gözleri önünde böylesi bir vahşete maruz bırakılarak öleceğimiz aklımızın ucundan geçmezdi” demek isteyen, diyemeyen açık kalmış dudaklar.  

Bütün bunlar uygar dünyanın gözleri önünde ve çoğu zaman uygar dünyanın kendi kutsal çıkarlarını korumak adına uygar olmayan dünyada çıkardığı savaşlar sonucunda gerçekleşiyorken; bu yurtsuzluğun, bu cehennemi savruluşun, bu tutunacak ateşten bir toprak parçası arayışının müsebbibi uygar dünyanın ta kendisi iken, kutsal devlet sınırlarını korumak adına sınır boylarında, denizler ortasında gerçekleştirilen bu katliamlar, uygar dünya insanının büyük çoğunluğunun vicdanında en ufak bir rahatsızlığa yol açmıyor. Aksine rahatlarını bozamaya gelen bu insanların bu şekilde ölümü hak ettiklerini ya da bu ölümün müsebbibinin bizzat ölenlerin kendileri olduğunu düşünüyorlar. Bir mucize eseri ölmeyen bir bedenle ama binlerce kez öldürülmüş bir ruhla ulus devletin kutsal sınırını geçip o ülkeye varmışsa eğer, yaşadığına, bedenini ölü değil sağ olarak o sınırdan geçirdiğine bin bir türlü yolla bin pişman edilecektir. Ülkedeki yokluğun ve yoksulluğun, açlığın ve sefaletin sebebi olarak hedef gösterilecekler. İki çocuğun kavgasından mülteci olmanın payına linç edilerek öldürülmek düşecek. Karnını bile doyuramayacağı bir ücretle uykuya, dinlenmeye, ailesiyle vakit geçirmeye hasret, günün büyük bir bölümünde köle gibi çalıştırılacaklar. Tacize, tecavüze uğrayacaklar. O ülkedeki en ötekinin bile ötekileştirdiği öteki olacaklar. Gerektiğinde sınır boylarına sürülerek bir ulus devletin diğer ulus devlete karşı konvansiyonel silah kozu olacaklar. 

 “Mavi gökyüzü altındaki yağız yeryüzü herkesindir. Ulus devlet ve sınırlar halkların, insanlığın hapishanesidir. Sınırlar halkların değil sermayenin, yalnız ve yalnız sermayenin çıkarlarını korur. Pişen her lokma ekmekte doğan her çocuğun hakkı vardır. Dünyanın her ırmağında her insanının yüzme hakkı vardır” diyen bir yerden bir paradigma, dünyanın tüm yoksullarının itirazı ve isyanıyla hep birlikte haykırıldığı güne kadar dünyanın tüm halkları birer mültecidir. Öz yurdunda bile olsa öksüzdür, paryadır, mültecidir. Mültecilik ulus devlet sınırlarının ötesinde değil, günlük yaşamımızın ta orta yerinde artık. Yurt edindiğimiz topraklar, barajlarla, maden ocaklarıyla, enerji santralleriyle, kentsel dönüşümle, uyruğunda yaşadığımız devletin kanun ve polis gücüyle elimizden alınarak mülteci konumuna düşürülüyoruz her gün parça parça. Hepimiz mülteciyiz. Mülteciyim, mültecisin, mülteci. Ruhlarımıza huzur yok, ruhlarımız bedenlerimizde mülteci.  

İlham Bakır

İlham Bakır


Etiketler : İlham Bakır,